Mealden Hüküm Çıkarmaya Çalışırken Dinden Çıkan Mealciler
Hocalar Mealcileri Anlatıyor [36 video sohbet]
Mealcilerin dinden çıkaran hezeyanları
[oklarla resim geçebilir, üç noktaya tıklayıp slayt hızını değiştirebilirsiniz]
Linkler:
- Neden Mealden Din Ögrenilmez-1
- Kur'an apaçık bir kitaptır ne demektir?
- Hadis İnkarcısı Mealcilere Cevaplar - Mehmet Emin Akın Hoca
- Playlist [452 video]
- Sahabe zamanında ortaya çıkan Mealcilere bakın nasıl müdahale edildi
- Mealcilere cevaplar
- Mevlide bid’at diyen Mustafa İslamoğlu Noel kutlamaya bakın ne diyor
- İslamoğlu Aslında Ne Diyor?
- Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı: Nebî’ye İtaat Yok mudur? -1
- Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı: Nebî’ye İtaat Yok mudur? -2
- Hadis-i Şerifleri Hevâya Arzetmek
- Hadis-i Şerifleri Hevâya Arzetmek – 2
- Ayet ve hadislerle mealcilere bakış açımız
- musellem.net elestiri
- musellem.net modernizm
- İslamveihsan.com/munafik-kimdir.html
Mealciler Ümmeti Neden Cezbediyor?
Hayli zamandır bir kısım sosyal medya platformlarında, bazı belediyelerce
tertiplenen kültür faaliyetlerinde, ilahiyat ve imam hatip çevrelerinde
icra edilen ilmî sempozyumlarda sıkça tebliğ ve propagandası yapılan;
bizim “Kur’an Müslümanlığı” ya da “Mealcilik” olarak tarif etiğimiz ama bu
cereyana mensup olanların “Hakiki ve Öz Müslümanlık” olarak telakki
ettikleri bir din tasavvuru söz konusu.
Kur’aniyyûn ya da Mealciler şeklinde isimlendirilen bu grup; umumî manada
Kur’an’ın bir müfessirin tefsirine, ahkam açısından da bir müçtehidin
içtihadına ihtiyaç olmaksızın anlaşılabileceğini ve hükümleriyle amel
edilebileceğini, murad-ı ilahîyi anlamada ve teşrîde hadis-i
şeriflerin bir fonksiyonunun olmadığını, zaten
hadislerin korunmadığını ve bu hususta ilahi bir vaadin
bulunmadığını, korunan kitabın ve sözün yalnız Kur’an olduğunu ve sağlam
kabul edilen hadislerin dahî şüphe taşıdığını,bu şüphenin ancak Kuran’a
arz ile giderilebileceğini, şüphe taşıyan hiçbir metnin dinî kaynak
olamayacağını söylerler.
Bu yazıyı modern zamanlara ait iş bu yeni din anlayışının mahiyetini,
hangi ilmî, tarihî, sosyolojik sebeplerin böyle bir din telakkisinin
teessüsüne mahal verdiğini tartışmak için kaleme almadım.Zira bu
derece bir tahlil üç-beş sayfalık makalede halledilemeyecek derecede
geniş, kitabî bir çalışma gerektirmekte. Ebubekir Sifil Hocanın bu din
tasavvurunun bazı bilindik argümanlarına cevap sadedinde 15 seri köşe
yazısından oluşan bir reddiyede bulunduğunu hatırlıyorum. Ayrıca müşârun
ileyhin bu meselenin ilmî çıkmazlarını ele aldığı ve muhtelif vesilelerle
yazdığı yazılarını, konferans kayıtlarını da acizane tavsiye ederim. Ben
ise sadece bu cereyanın nasıl hayat şansı bulduğunu, ümmete neden cazip
geldiğini anlamaya, hususiyle yeni nesil Müslüman kimlik için uyandırdığı
alakanın psikolojik ve sosyolojik sebeplerini irdelemeye çalışacağım.
Temel söylemini, bizim anlam ve değer dünyamızda da hep müspet
çağrışımları olan “Kuran’ı anlama ve hayatı Kuran’la tanzim
etme ” gibi ışıltılı cümleler üzerine bina eden bu telakki,
kullandığı hileli edebî retorik ile ulaştığı saf zihinlerde derhal
büyük bir tesir icra etmekte ve hüsn-ü kabul görmekte. Bu sebeple mezkur
durumun meseleyi ele alan için meramı ifadede dezavantaj teşkil ettiğini
söylemeliyim. Öyle ya nasıl olur da “okumak”, hele de “Allah’ın
kelamını” anlamak için okumak menfi bir değerlendirme konusu
olabilir.Hayatı Kuran’la inşa etmenin arızalı bir din tasavvuru olduğunu
söyleyenin kendi doğru din telakkisi ne olabilir? Filan…
Şair “Altından kendini koru. Zehri hiçbir zaman teneke kutu içinde
sunmazlar” derken bu tarz aldatmacalara dikkatimizi çekmek istedi belli
ki. Fakat bu davette kâseler altın da değil. Adeta kristal.Şerbet
kardan ak ve şekerden tatlı.Lakin ey Müslüman maalesef
zehirli! Peki akidesi nezih, ameli salih Müslümanı bu sinsi davete
icabete sevk eden amiller nelerdir?
Bu hususa geçmeden şunu ifade etmeliyim ki mealciliği sadece gizli
ajandası ve gündemi olan bir zümrenin, din bilgisi zayıf
Müslümanları idlâl etme vasıtası olarak görmek eksik ve
fazla itham edici bir okuma olur. Bu tezin müessislerini ve taraftarlarını
aynı gayeyle hareket eden homojen bir yapının mensupları olarak ele
almak düpedüz niyet okuyuculuk ve genelleyicilik olacaktır. Bu
nedenle kristal kâse-zehir teşbihi, bu mevzunun sadece bir yönünü ifade
eder. Dolayısıyla bahse konu iddia, Kuran Müslümanlığının anlatıldığı ve
propagandasının yapıldığı kitaplar, dergi yazıları, sosyal medyadaki
yazılar, videolar ve tüm görseller, ilgili televizyon programları tetkik
edilerek değerlendirildiğinde karşımıza bu cereyanın teessüsünde amil
olmuş muhtelif sebeplerin çıktığını görmekteyiz. Ben tespit
edebildiklerimi aşağıda 4 madde halinde tasnif ettim. Belki bu tasnif ve
tavzih bu akıma gönül verenlerin bulundukları tarafı gözden
geçirmelerinde ayrıca etkili olacaktır:
1-Müslüman memleketlerde senelerdir farklı ilmî, siyasi usullerle
operasyonlar icra eden batılı müsteşriklerin ve onların dahildeki
sözcülerinin hadis mefhumu ve hadis usulü ile olan kasıtlı
problemleri. Yani bu açıdan meseleye; Müslümanların kâhir
ekseriyetinin seleften tevârüs ettikleri ve yaşadıkları “ Ehl-i sünnet
ve’l cemaat” terkibiyle en özlü ifadesini bulan akidevî ve amelî zeminin
dönüştürülmesi ya da en azından kaydırılması projesi
diyebiliriz.Batı Medeniyeti karşısında başsız ve bütünlüksüz de olsa
hala kuvvetli bir rakip olarak şehirlerde, mahallelerde, sokaklarda,
ailelerde ve tek tek sinelerde yaşayan yegane diğer medeniyet
İslam Medeniyeti olmakla, onun ana omurgasını teşkil eden “ehl-i sünnet
ve’l cemaat” iman ve akîde prensiplerinin zaafa uğratılması iman-küfür
rekabetinin vazgeçilmez bir gereği bunlara göre.
2-Kuran ile eşdeğerde aslî bir kaynak olarak sünnetin, asrî
telakkilere uygun olmayan Kur’an nasslarını tevile mani teşkil edici
sarahati ve somutluğu.Bu zaviyeden mesele daha ziyade
dayatılan ve doğruluğunun tartışılması adeta yasaklanmış bulunan modern
telakkilere teslim olmuş Müslüman aklın, evrensel insanî değerlerle
İslam’ı bağdaştırma çabası esnasında Sünnetin teşkil ettiği problemleri
bertaraf etme çabası olarak görülebilir. Gaye meyânında tarihselci
tezlerle ittifak halinde olan bu yaklaşım maalesef dinin bizi inşâsından
vazgeçişimizin ve bizim Sünnetsiz modern bir din inşâ etme iddiamızın
teorik zeminini oluşturmakta.
3- İslami ilimlerle iştigâli esnasında şöhret arzusu, ikbal hırsı gibi
nefsanî hastalıkların esiri olarak yeni bir şeyler söyleme telaşına
kapılmış bir kısım ulema-i sü’ün, müşterilerini artırma adına
kolaylaştırılmış din pazarlama girişimi. Zira Sünnetin örnekliği ile
modern insan için kolay bir dinî pratik elde etmek mümkün olmadığından onu
devre dışı bırakarak makbul bir din anlayışı vaz etmek. Bu cümlelerin
hangi isimlere işaret ettiği herhalde okurun zihninde belirmiştir. Bu
sütunu o isimlerle kirletmemek mukteza-i nezafettir.
4-Geriye doğru Emeviler dönemine kadar giden tedvin döneminde temelleri
takva ile atılmış, o zamandan günümüze usul ve kavaidi tekamül ettirile
ettirile inşa edilmiş, akıl ve zekası deha seviyesinde nice alimin uğruna
ömür vakfettiği ve selefinden tevarüs ettiği ilmî mirasa mutlaka müspet
katkılar yaptığı muhkem ve muhteşem İslami ilimler binasına liyakatle
girme ceht ve azmini gösteremeyen, gösterse de sonunu bir türlü
getiremeyip bu ilmî usul ve kaidelerden azade kanaatler ve fikirler
serdetmeyi tercih eden düşük profilli hocalar da bu bidat cereyanın
teessüsünde aktif rol oynamakta.
Şahsen tespit edebildiğim bu sebeplerden ilkinde iyi niyetten
ikincisinde sahih bir gayeden bahsetmek mümkün görünmemekte. Üçüncü
sebebin ahlakî bir durum olduğu, dördüncü sebebin ise metâlib-i ilmiyeyi
sahihbir usul üzere tahsilde istidatsızlıktan ve buna bağlı olarak da
kolay, külfetsiz ve moderniteye uygun olanı tercihten ibaret olduğu
sezilmektedir. Kuraniyyún cereyanının doğuşuna sebep olduğunu düşündüğüm
bu hususları tek tek zikretmenin, yazının merkezini teşkil eden “ümmetin
Kuran Müslümanlığına meylinin sebepleri” hakkında da hayli fikir bahşedici
olduğu kanaatindeyim.
Şimdi esas mevzumuza avdet edelim ve bu bidat söylemin İslam
kardeşlerimizi neden cezbettiğini anlamaya çalışalım. Şahsen bu sebepleri
tetkik ederken iki nevi Müslüman modele rastladığım için değerlendirmemi
bu modeller üzeriden yapacağım.
A)Hususiyle Türkiye’de ümmetin umumu dikkate alındığında seküler bir hayat
yaşamakta olan, dini ve dinî hayatı külliyen reddetmemekle beraber çok
yakın ve sıcak da durmayan bir kısım kardeşlerimiz mevcut. Cuma
namazlarına devam eden, ekserisi ramazan orucunu da tutan ama mevlid ve
cenaze merasimleri dışında dini hayatın başka hiçbir yönüyle ilgilenmeyen
kimseler bunlar.Böyle olmakla birlikte din hakkında nefse hoş gelecek
kolaylaştırıcı farklı ve modern yorumları genelde televizyon
ekranlarından takip eden ve manevi hayatları hakkında getirilen
eleştirilere karşı bu yorum ve telakkilerin argümanlarıyla cevap veren
müminler. Bu kardeşlerimiz sahih bir din tasavvurundan yoksun oldukları
gibi kendilerini çeşitli idlâl ve ifsat edici oluşumlardan
koruyabilecek seviyede dini temel bilgilerden de mahrumlar. Bu
sebeple artık iyice alıştıkları ibadetsiz ve muamelatsız hayatı
meşrulaştıracak her akıma kolaylıkla kapılabiliyorlar.
Maalesef böyle Müslümanların hayli çok olması bu toprakları
dini açıdan her türlü toplum mühendisliğine ve bu minvaldeki operasyonlara
açık hale getiriyor.Teorinizi Kuran’dan bazı ayetleri referans
göstererek anlatabiliyor ve hitabınızı biraz edebiyatla da
süsleyebiliyorsanız tavlayamayacağınız ve şuurlu bir karşı duruş
sergileyecek Müslüman sayısı yok denecek kadar az bunların
arasında.Çünkü bizde her şeyden önce fert olarak Müslümanın itikâden ya da
amelen bir aidiyet bilinci yok.Devletin ise milletinin şahsiyetini
ve onu besleyen köklerini tahkim eden bir maarif politikası yok.Ne
ecdadımızdan devralageldiğimiz ve genetik kodlarımıza adeta işlemiş olan
Sünnî İslam perspektifinin ne de onun aslî birer parçası olan ve
bu coğrafyada genel olarak kabul görmüş Hanefî-Maturidî,
Şafii-Eşari mezheplerinin öğretilmesine müteallik bir
programımız var.Zira Cumhuriyete geçiş hengamında kurucu iktidar, milletin
bu aslî hususiyetlerini ferdin ve cemiyetin hafızasından tamamen
kazımak istemiş, tüm ıslahat ve inkılaplarını bu çerçevede belirlemiş ve
uygulamıştır.Bu program her ne kadar yüzde yüz bir muvaffakiyet
sağlayamamışsa da yaptığı tahribat belki on yıllar sürebilecek bir tedavi
sürecini zorunlu kılacak derecede ağır olmuştur. İşte bu tahribatın
ferdî/ictimaî bünyedeki bir sonucu olarak din ve dine dair her
şey hala bu toplumun özü, kökü, vazgeçilmezi olarak değil bir kültür
aracı, bir ahlak öğretisi ve hatta bir ritüeller manzumesi olarak ele
alınmakta, maarif müfredatı da maalesef bu muhtevada şekillenmektedir.
Dolayısıyla bir müminin, evvelen ilk mektebi ve en yakın sosyal muhiti
olan ailede, sâniyen devam ettiği cami, mescit ya da yaz
kursunda ve bilâhare kaydolduğu ilk ve orta öğretim
kurumlarında her bir kademeye uygun yeterli keyfiyette dinî tedrisat
görememesi problemin belki de ilk kaynağı durumunda. Çünkü
bugün aile, dini meselelerde kendisi de ibtidaî seviyenin altında
olduğundan evladının dini bilgilenme talep ve ihtiyacına karşılık
verememektedir.Bu ihtiyacın giderilmesi ve şerefli ecdadımızdan tevarüs
ettiğimiz manevi aidiyetlerimizin ve onun icabâtının bir
sonraki nesle nakli için evladımızı gönderdiğimiz cami ya da Kur’an kursu
hocaları hayattan arda kalan boşluklara sıkıştırılmış tedris
faaliyetlerinde talebesine sadece bir miktar sure,biraz da gusül abdestini
öğretebildiğinden iman harcı muhkem atılmış, Müslümanlık mayasıyla
mayalanmış şahsiyetler filizlenememektedir. Zaten ilköğretim
ve ortaöğretim safhalarında mevzu artık çoğunlukla bir not meselesi haline
gelmekte ve dini bilgi, başarı için sadece bir ortalama yükseltme
malzemesi olmaktadır. Netice itibariyle sıradan bir Müslüman ailede mezkur
dönemleri tafsil ettiğim şekilde geçiren genç bir
kardeşimiz (eğer İmam hatip ve İlahiyat fakülteleri gibi
dini tedrisata tahsis edilmiş bölümleri tercih etmemişse) çok yetersiz
seviyede bir dini bilgi ile hayata atılmaktadır.
Yakın tarihinde millet olarak kendini ve geçmişini inkar
travması yaşamış ve tüm ilmî, kültürel müktesebatına karşı bir anda
cahilleştirilmiş bir cemiyette üç-beş kısa sure ezberlemiş ,bir
miktar da namaz hocası okumuş din kardeşlerimiz fıtratlarında meknuz
inanma, Rabbini tanıma, neye ibadet ettiğini bilme eksikliklerini maalesef
televizyon hocalarıyla tamamlama yoluna koyulmuşlardır.
İşte inandığı diniyle hayatının rüşt yaşlarına kadar sıhhatli bir alaka
kuramamış, bunu yapmak istediğinde eline bir küçük ilmihal
tutuşturulmuş ya da davet edildiği cemaat sohbetlerinde en derin
tasavvufî meselelere muhatap kılınmış bu kardeşlerimiz
akidelerinin asli kaynağı olan Kuran’a direk çağrıldıklarında ister
istemez güçlü bir icabet arzusu duymaktalar.”Sizi Yaradan’ın size hitabını merak etmiyor musunuz? Elbette
ediyorsunuzdur, o halde buyurun meallimi okuyun” pışpışlamalarıyla başlayan Kuran’la buluşma süreci, bir müddet sonra
“başka kitaba ne hacet her şey Kuran’da var.Ey Hocalar!Kelam-ı İlahi
ile aramıza fıkıh kitaplarını, siyer kitaplarını, kelam
kitaplarını sokmayın” zırvalamalarına evrilmekte, bir müddet sonra bu tatlı
sloganlar ”Peygamberin vazifesi sadece tebliğdi. Zaten apaçık olan
Kitabı’mızı bize tebliğ etti ve gitti. Bundan sonra her Müslüman
münferiden kitaba baksın ve yaşasın” gibi had bilmez, usul bilmez iddia ve hezeyanlara dönüşmektedir.
Ailede Amentüsünü icmâlen öğrenen, bunu medresede tafsîle, tekkede tahsîse
koyulan ama her daim mukallid olduğunun farkında olarak ulema ile
mütemadiyen temas halinde yaşayan, asr-ı saadetten günümüze taşınmış
İslami nazariyat ve tatbikata muhalif bir iddia ile karşılaştığında bu
durumu en azından basireti ve feraseti ile sezen uyanık Müslümanlar yok
artık.
Tüm ilmî müktesebatımızın inşa ve naklinde emeği geçen Selef ulemasını ve
onlara tâbi milyarlarla Müslümanı 1400 yıldır İslamı yanlış anlama
ve yaşamakla itham eden modern hocaların tutarsız propagandalarına
kapılabilecek cehalet ve saflıkta Müslümanlar var. Yaldızlı sözlere, süslü
sloganlara, genelleyici aforizmalara av olduğunu bir türlü fark edemeyen
zavallı Müslümanlar.
Böyle Müslümanları, Sünneti hayatının ve din telakkisinin dışına ittiğini
hissettirmeden Kur’ana çağırmak, inceden Şia propagandası
yaparken “Ehl-i Beytin mezhebi buydu” kamuflajıyla iğfal etmek kolay
artık. Çünkü bu saf Müslümanlara göre de şüphesiz Kur’an ve Ehl-i Beyt
mukaddestir.Bu sebeple boyunlarına geçirilen yuları ve o yularla
çekildikleri uçurumu bir türlü farkedememektedirler.Zira bu zokayı fark
edecek ne bilgileri,ne ferasetleri var.
B)Aile ortamındaki muhafazakar hayatı, buna göre teşekkül etmiş sosyal
çevresi, tahsil süreci boyunca(hususiyle imam-hatip mekteplerinde ya da
gayr-i resmi medreselerde)hasbelkader öğrendikleri ve nihayet kendi
şahsî okumalarıyla ilk bölümde zikrettiğim alelade Müslüman
profilden daha fazla dinî tecrübe ve bilgi sahibi olan kimseler de var
malum. Kuran Müslümanlığı denen bid’at mezhep bu çevrelerde maalesef
daha yaygın. Oldukça özgüvenli ve meraklı olan ve zaten dinî talim ve
telkinâta açık olan bu zümre şüphesiz üzerine en fazla oynanan kesim.
Acizane kanaatim problemin ilk zuhur noktası ve bahse konu hoca takımının
asıl hedef kitlesi bu kimselerdir. Zira esaslı okuma yapan, okuduğunu
anlayan, İslamî meselelerle entelektüel seviyede ilgilenen kesim bu
kesimdir. Bu kimselerin öğrenme cehdi, şayan-ı takdir olsa da usul
zemininde birikimlerinin olmaması bu taallüm faaliyetlerini aleyhlerine
bir duruma dönüştürebilmektedir. Çünkü bu insanlar kâsenin altın olduğunu
takdir edebilecek kadar bilen ama şerbete karışmış zehri tefrik edebilecek
düzeyden mahrum olan insanlardır. Bir şeyler biliyor olmaları itibariyle
de çoğu zaman tashih ve ikaza da kapalıdırlar.Orta seviye
malumatları,ihtisas seviyesi hakkındaki cehl-i basitlerini cehl-i
mürekkebe kalbetmiştir.Bu sebeple bilmediklerini ya da anlamadıklarını
kabullenemezler.
Mezheplerin, tarikat ve cemaatlerin ümmet içinde fırkalaşmaya
sebebiyet verdiğini düşünerek ve bu oluşumların düşük seviyedeki
yorumlayıcıları tarafından kullanılan hatalı ayrıştırıcı dili bahane
kılarak mezheplerden ve tüm aidiyetlerden teberrîyi gerekli görenler
de bu kısımda mütalaa edilebilir.Zira bu kişiler de yalnızca Kuran
Müslümanlığı ile vahdete kavuşacağımızı düşünüyorlar. Va’z-u irşatta zayıf
ya da mevzu hadislere ve rivayetlere yer verilmesini, bazı tasavvuf
meclislerinde hurafelerin peşine düşülmesini gerekçe göstererek sahih
sünnetten ve sahih tasavvuf tecrübesinden de vazgeçmemizi istiyorlar.
Kapıldıkları zararlı fikirlerin çok kısa sürede birer misyoneri haline
gelen, meslekî vasfı ile çevresinde saygın görülen ve bu nüfuzuyla
ilk bölümdeki bilgisiz Müslümanları kolayca ikna edebilen kimseler bunlar.
Üniversiteöğrencisi, Akademisyen, Öğretmen, Mühendis, Hakim, Avukat,
Doktor, Psikolog, yazar, gazeteci olarak itibarlı her meslekten insanlar.
Kalbinde hastalık olanları, Kuran’ın ifadesiyle “Alîm-ü Hakîm olan
Allah’ın bir ilim üzere idlâl ettikleri”ni istisna edersek bu
aklı başında insanlar neden böyle cerayanlara kapılıp gitmekteler. Doğru
din tasavvuruna malik ilmiyemizin bunda hiç mi kabahati ya da ihmali yok?
Hatalı veya eksik yapılmakta olan ne ki boşluk kabul etmeyen
tabiatta bid’at ve firkat için alan açılmakta? Evet hırsızın onca
kabahatini zikrettikten ve cezaya istihkakını tespit ettikten sonra kapıyı
açık bırakan bizlerin de samimi bir şekilde bu sorularla yüzleşmesi
gerekmektedir.
Kanaatimce biz Kur’an’ı Kerim’i en azından irşâdî sahada göze batar
derecede Kur’an Müslümanlığı taslayanlara terk ettik. O’na daha ziyade bir
akîde ve ahkam kitabı olarak yöneldik de hayatın her anına ve
alanına ölçüler vaz eden ahlakî öğretilerini biraz ikinci plana attık.
Evet akîde sahih olmadan ve ahkâmı doğru bir usul ile ehlinden almadan
ondan ahlakî mekârim de sıhhatli alınamaz. Alınsa da ziyade bir mana ifade
etmez. Ama akîde ve ameli müstekım olanları Kuran’ın eşsiz icâzı ile
yoğrulmuş, gönüllere inşirah bahşeden vasâyâsından, ibretli ve hikmetli
kıssalarından ve her dem ubûdiyet zevkiyle Allah’a tekarrübün
vesilelerini telkin eden hikmet ve mevizasından haberdar edemedik.
Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyte olan muhabbetini, “aman fitne zuhur
etmesin” haklı endişesinde tefrite giderek Şii propaganda karşısında İslam
ümmetine yeterince anlatamadığımız ve Âl-i Rasül hassasiyetini
görünürde Şiaya kaptırdığımız gibi Hz.Kuran’ı da kendi hevasını ona
söyletmeye azmedenlere kaptırdık.Onların usulsüz ve çarpık okumaları kadar
biz sahih ve semereli okumadık,okutamadık kitabımızı. Onunla
yeterince hemhâl olamadık. Bu dâl insanlar kadar esrarına dalma,
kendine has letafet ve dakîk nüktelerini aktarma cehdi
göstermedik.Nerden başlayayım diyenin eline ilmihal verirken, “bunu
hızlıca bitir gel,önümüzde kelimeleri bitmez Kuran var,bize rahmet olarak
gönderilen Rasûlünün ve güzide Ashabının ahlâk-ı fâdılası var”
diyemedik. Arapçaya başlayanı döndürüp döndürüp Bina okuttuğumuz gibi
Müslümanları biteviye “namaz hocası” okumaya gönderdik. Ait olduğumuz
cemaatin maslahatı ve hizmetlerinin devamı için girişilen
yeni ticari maceralarda tüm müntesiplere pazarlama tekniği
anlattığımız kadar Allah’ın kelamını anlatmayınca, hâs kul olmaya
gelenleri marifetullah taliplileri değil kaymaklı müşteri olarak
görmeye başlayınca biz terk edilir hale geldik.Çünkü terk edilmeyi
hak ettik. Derken biraz mürekkep yalamışları böyle sathî ve şeklî
bir din tasavvuru tatmin etmedi. Hutbeden, minberden yapılan va’z-u irşat
kul olma bilinci inşasına değil sadece cehennemden necat ve cennet
köşkleri tahsiline taallük ettiğinden yüzeyde kalan bu noksan din
telakkisi istidatlı sadırları çorak bıraktı ve yeni arayışlara sevk
etti. Velhasıl edebî hitabette mahir din bezirganları için girilmemiş
pazarlar oluştu.
İşte diğer bid’at cereyanlar gibi Kur’an müslümanlığı da bu nedenle cazip.
Biz hakikati bütün güzelliğiyle yaşayıp ifade edemediğimiz için. İslami
ilimlerin vazgeçilmezliğini, müçtehit imamlara olan amansız ihtiyacımızı,
tasavvufun inceliklerini ve zirvelerini, Kur’anın icâzını ve irşâd
etmedeki benzersizliğini, Rasül-ü zî şanımızın mükemmel örnekliğinİ,
hayırlı âl ve ashabının mekârim-i ahlakını bir ifade bütünlüğü içinde
susuz sinelere bir rahmet sağnağı olarak dökemediğimiz için. Selefîlik,
tarihselcilik, şiilik, diyalogculuk hep bu boşlukta binalarını diktiler.
Bir an evvel uyanıp, silkinmezsek bu toprakların tapusunu da alacaklar.
Lütfen biraz şuur ve gayret!
Hayli zamandır bir kısım sosyal medya platformlarında, bazı belediyelerce tertiplenen kültür faaliyetlerinde, ilahiyat ve imam hatip çevrelerinde icra edilen ilmî sempozyumlarda sıkça tebliğ ve propagandası yapılan; bizim “Kur’an Müslümanlığı” ya da “Mealcilik” olarak tarif etiğimiz ama bu cereyana mensup olanların “Hakiki ve Öz Müslümanlık” olarak telakki ettikleri bir din tasavvuru söz konusu.
Kur’aniyyûn ya da Mealciler şeklinde isimlendirilen bu grup; umumî manada Kur’an’ın bir müfessirin tefsirine, ahkam açısından da bir müçtehidin içtihadına ihtiyaç olmaksızın anlaşılabileceğini ve hükümleriyle amel edilebileceğini, murad-ı ilahîyi anlamada ve teşrîde hadis-i şeriflerin bir fonksiyonunun olmadığını, zaten hadislerin korunmadığını ve bu hususta ilahi bir vaadin bulunmadığını, korunan kitabın ve sözün yalnız Kur’an olduğunu ve sağlam kabul edilen hadislerin dahî şüphe taşıdığını,bu şüphenin ancak Kuran’a arz ile giderilebileceğini, şüphe taşıyan hiçbir metnin dinî kaynak olamayacağını söylerler.
Bu yazıyı modern zamanlara ait iş bu yeni din anlayışının mahiyetini, hangi ilmî, tarihî, sosyolojik sebeplerin böyle bir din telakkisinin teessüsüne mahal verdiğini tartışmak için kaleme almadım.Zira bu derece bir tahlil üç-beş sayfalık makalede halledilemeyecek derecede geniş, kitabî bir çalışma gerektirmekte. Ebubekir Sifil Hocanın bu din tasavvurunun bazı bilindik argümanlarına cevap sadedinde 15 seri köşe yazısından oluşan bir reddiyede bulunduğunu hatırlıyorum. Ayrıca müşârun ileyhin bu meselenin ilmî çıkmazlarını ele aldığı ve muhtelif vesilelerle yazdığı yazılarını, konferans kayıtlarını da acizane tavsiye ederim. Ben ise sadece bu cereyanın nasıl hayat şansı bulduğunu, ümmete neden cazip geldiğini anlamaya, hususiyle yeni nesil Müslüman kimlik için uyandırdığı alakanın psikolojik ve sosyolojik sebeplerini irdelemeye çalışacağım.
Temel söylemini, bizim anlam ve değer dünyamızda da hep müspet çağrışımları olan “Kuran’ı anlama ve hayatı Kuran’la tanzim etme ” gibi ışıltılı cümleler üzerine bina eden bu telakki, kullandığı hileli edebî retorik ile ulaştığı saf zihinlerde derhal büyük bir tesir icra etmekte ve hüsn-ü kabul görmekte. Bu sebeple mezkur durumun meseleyi ele alan için meramı ifadede dezavantaj teşkil ettiğini söylemeliyim. Öyle ya nasıl olur da “okumak”, hele de “Allah’ın kelamını” anlamak için okumak menfi bir değerlendirme konusu olabilir.Hayatı Kuran’la inşa etmenin arızalı bir din tasavvuru olduğunu söyleyenin kendi doğru din telakkisi ne olabilir? Filan…
Şair “Altından kendini koru. Zehri hiçbir zaman teneke kutu içinde sunmazlar” derken bu tarz aldatmacalara dikkatimizi çekmek istedi belli ki. Fakat bu davette kâseler altın da değil. Adeta kristal.Şerbet kardan ak ve şekerden tatlı.Lakin ey Müslüman maalesef zehirli! Peki akidesi nezih, ameli salih Müslümanı bu sinsi davete icabete sevk eden amiller nelerdir?
Bu hususa geçmeden şunu ifade etmeliyim ki mealciliği sadece gizli ajandası ve gündemi olan bir zümrenin, din bilgisi zayıf Müslümanları idlâl etme vasıtası olarak görmek eksik ve fazla itham edici bir okuma olur. Bu tezin müessislerini ve taraftarlarını aynı gayeyle hareket eden homojen bir yapının mensupları olarak ele almak düpedüz niyet okuyuculuk ve genelleyicilik olacaktır. Bu nedenle kristal kâse-zehir teşbihi, bu mevzunun sadece bir yönünü ifade eder. Dolayısıyla bahse konu iddia, Kuran Müslümanlığının anlatıldığı ve propagandasının yapıldığı kitaplar, dergi yazıları, sosyal medyadaki yazılar, videolar ve tüm görseller, ilgili televizyon programları tetkik edilerek değerlendirildiğinde karşımıza bu cereyanın teessüsünde amil olmuş muhtelif sebeplerin çıktığını görmekteyiz. Ben tespit edebildiklerimi aşağıda 4 madde halinde tasnif ettim. Belki bu tasnif ve tavzih bu akıma gönül verenlerin bulundukları tarafı gözden geçirmelerinde ayrıca etkili olacaktır:
1-Müslüman memleketlerde senelerdir farklı ilmî, siyasi usullerle operasyonlar icra eden batılı müsteşriklerin ve onların dahildeki sözcülerinin hadis mefhumu ve hadis usulü ile olan kasıtlı problemleri. Yani bu açıdan meseleye; Müslümanların kâhir ekseriyetinin seleften tevârüs ettikleri ve yaşadıkları “ Ehl-i sünnet ve’l cemaat” terkibiyle en özlü ifadesini bulan akidevî ve amelî zeminin dönüştürülmesi ya da en azından kaydırılması projesi diyebiliriz.Batı Medeniyeti karşısında başsız ve bütünlüksüz de olsa hala kuvvetli bir rakip olarak şehirlerde, mahallelerde, sokaklarda, ailelerde ve tek tek sinelerde yaşayan yegane diğer medeniyet İslam Medeniyeti olmakla, onun ana omurgasını teşkil eden “ehl-i sünnet ve’l cemaat” iman ve akîde prensiplerinin zaafa uğratılması iman-küfür rekabetinin vazgeçilmez bir gereği bunlara göre.
2-Kuran ile eşdeğerde aslî bir kaynak olarak sünnetin, asrî telakkilere uygun olmayan Kur’an nasslarını tevile mani teşkil edici sarahati ve somutluğu.Bu zaviyeden mesele daha ziyade dayatılan ve doğruluğunun tartışılması adeta yasaklanmış bulunan modern telakkilere teslim olmuş Müslüman aklın, evrensel insanî değerlerle İslam’ı bağdaştırma çabası esnasında Sünnetin teşkil ettiği problemleri bertaraf etme çabası olarak görülebilir. Gaye meyânında tarihselci tezlerle ittifak halinde olan bu yaklaşım maalesef dinin bizi inşâsından vazgeçişimizin ve bizim Sünnetsiz modern bir din inşâ etme iddiamızın teorik zeminini oluşturmakta.
3- İslami ilimlerle iştigâli esnasında şöhret arzusu, ikbal hırsı gibi nefsanî hastalıkların esiri olarak yeni bir şeyler söyleme telaşına kapılmış bir kısım ulema-i sü’ün, müşterilerini artırma adına kolaylaştırılmış din pazarlama girişimi. Zira Sünnetin örnekliği ile modern insan için kolay bir dinî pratik elde etmek mümkün olmadığından onu devre dışı bırakarak makbul bir din anlayışı vaz etmek. Bu cümlelerin hangi isimlere işaret ettiği herhalde okurun zihninde belirmiştir. Bu sütunu o isimlerle kirletmemek mukteza-i nezafettir.
4-Geriye doğru Emeviler dönemine kadar giden tedvin döneminde temelleri takva ile atılmış, o zamandan günümüze usul ve kavaidi tekamül ettirile ettirile inşa edilmiş, akıl ve zekası deha seviyesinde nice alimin uğruna ömür vakfettiği ve selefinden tevarüs ettiği ilmî mirasa mutlaka müspet katkılar yaptığı muhkem ve muhteşem İslami ilimler binasına liyakatle girme ceht ve azmini gösteremeyen, gösterse de sonunu bir türlü getiremeyip bu ilmî usul ve kaidelerden azade kanaatler ve fikirler serdetmeyi tercih eden düşük profilli hocalar da bu bidat cereyanın teessüsünde aktif rol oynamakta.
Şahsen tespit edebildiğim bu sebeplerden ilkinde iyi niyetten ikincisinde sahih bir gayeden bahsetmek mümkün görünmemekte. Üçüncü sebebin ahlakî bir durum olduğu, dördüncü sebebin ise metâlib-i ilmiyeyi sahihbir usul üzere tahsilde istidatsızlıktan ve buna bağlı olarak da kolay, külfetsiz ve moderniteye uygun olanı tercihten ibaret olduğu sezilmektedir. Kuraniyyún cereyanının doğuşuna sebep olduğunu düşündüğüm bu hususları tek tek zikretmenin, yazının merkezini teşkil eden “ümmetin Kuran Müslümanlığına meylinin sebepleri” hakkında da hayli fikir bahşedici olduğu kanaatindeyim.
Şimdi esas mevzumuza avdet edelim ve bu bidat söylemin İslam kardeşlerimizi neden cezbettiğini anlamaya çalışalım. Şahsen bu sebepleri tetkik ederken iki nevi Müslüman modele rastladığım için değerlendirmemi bu modeller üzeriden yapacağım.
A)Hususiyle Türkiye’de ümmetin umumu dikkate alındığında seküler bir hayat yaşamakta olan, dini ve dinî hayatı külliyen reddetmemekle beraber çok yakın ve sıcak da durmayan bir kısım kardeşlerimiz mevcut. Cuma namazlarına devam eden, ekserisi ramazan orucunu da tutan ama mevlid ve cenaze merasimleri dışında dini hayatın başka hiçbir yönüyle ilgilenmeyen kimseler bunlar.Böyle olmakla birlikte din hakkında nefse hoş gelecek kolaylaştırıcı farklı ve modern yorumları genelde televizyon ekranlarından takip eden ve manevi hayatları hakkında getirilen eleştirilere karşı bu yorum ve telakkilerin argümanlarıyla cevap veren müminler. Bu kardeşlerimiz sahih bir din tasavvurundan yoksun oldukları gibi kendilerini çeşitli idlâl ve ifsat edici oluşumlardan koruyabilecek seviyede dini temel bilgilerden de mahrumlar. Bu sebeple artık iyice alıştıkları ibadetsiz ve muamelatsız hayatı meşrulaştıracak her akıma kolaylıkla kapılabiliyorlar.
Maalesef böyle Müslümanların hayli çok olması bu toprakları dini açıdan her türlü toplum mühendisliğine ve bu minvaldeki operasyonlara açık hale getiriyor.Teorinizi Kuran’dan bazı ayetleri referans göstererek anlatabiliyor ve hitabınızı biraz edebiyatla da süsleyebiliyorsanız tavlayamayacağınız ve şuurlu bir karşı duruş sergileyecek Müslüman sayısı yok denecek kadar az bunların arasında.Çünkü bizde her şeyden önce fert olarak Müslümanın itikâden ya da amelen bir aidiyet bilinci yok.Devletin ise milletinin şahsiyetini ve onu besleyen köklerini tahkim eden bir maarif politikası yok.Ne ecdadımızdan devralageldiğimiz ve genetik kodlarımıza adeta işlemiş olan Sünnî İslam perspektifinin ne de onun aslî birer parçası olan ve bu coğrafyada genel olarak kabul görmüş Hanefî-Maturidî, Şafii-Eşari mezheplerinin öğretilmesine müteallik bir programımız var.Zira Cumhuriyete geçiş hengamında kurucu iktidar, milletin bu aslî hususiyetlerini ferdin ve cemiyetin hafızasından tamamen kazımak istemiş, tüm ıslahat ve inkılaplarını bu çerçevede belirlemiş ve uygulamıştır.Bu program her ne kadar yüzde yüz bir muvaffakiyet sağlayamamışsa da yaptığı tahribat belki on yıllar sürebilecek bir tedavi sürecini zorunlu kılacak derecede ağır olmuştur. İşte bu tahribatın ferdî/ictimaî bünyedeki bir sonucu olarak din ve dine dair her şey hala bu toplumun özü, kökü, vazgeçilmezi olarak değil bir kültür aracı, bir ahlak öğretisi ve hatta bir ritüeller manzumesi olarak ele alınmakta, maarif müfredatı da maalesef bu muhtevada şekillenmektedir.
Dolayısıyla bir müminin, evvelen ilk mektebi ve en yakın sosyal muhiti olan ailede, sâniyen devam ettiği cami, mescit ya da yaz kursunda ve bilâhare kaydolduğu ilk ve orta öğretim kurumlarında her bir kademeye uygun yeterli keyfiyette dinî tedrisat görememesi problemin belki de ilk kaynağı durumunda. Çünkü bugün aile, dini meselelerde kendisi de ibtidaî seviyenin altında olduğundan evladının dini bilgilenme talep ve ihtiyacına karşılık verememektedir.Bu ihtiyacın giderilmesi ve şerefli ecdadımızdan tevarüs ettiğimiz manevi aidiyetlerimizin ve onun icabâtının bir sonraki nesle nakli için evladımızı gönderdiğimiz cami ya da Kur’an kursu hocaları hayattan arda kalan boşluklara sıkıştırılmış tedris faaliyetlerinde talebesine sadece bir miktar sure,biraz da gusül abdestini öğretebildiğinden iman harcı muhkem atılmış, Müslümanlık mayasıyla mayalanmış şahsiyetler filizlenememektedir. Zaten ilköğretim ve ortaöğretim safhalarında mevzu artık çoğunlukla bir not meselesi haline gelmekte ve dini bilgi, başarı için sadece bir ortalama yükseltme malzemesi olmaktadır. Netice itibariyle sıradan bir Müslüman ailede mezkur dönemleri tafsil ettiğim şekilde geçiren genç bir kardeşimiz (eğer İmam hatip ve İlahiyat fakülteleri gibi dini tedrisata tahsis edilmiş bölümleri tercih etmemişse) çok yetersiz seviyede bir dini bilgi ile hayata atılmaktadır.
Yakın tarihinde millet olarak kendini ve geçmişini inkar travması yaşamış ve tüm ilmî, kültürel müktesebatına karşı bir anda cahilleştirilmiş bir cemiyette üç-beş kısa sure ezberlemiş ,bir miktar da namaz hocası okumuş din kardeşlerimiz fıtratlarında meknuz inanma, Rabbini tanıma, neye ibadet ettiğini bilme eksikliklerini maalesef televizyon hocalarıyla tamamlama yoluna koyulmuşlardır.
İşte inandığı diniyle hayatının rüşt yaşlarına kadar sıhhatli bir alaka kuramamış, bunu yapmak istediğinde eline bir küçük ilmihal tutuşturulmuş ya da davet edildiği cemaat sohbetlerinde en derin tasavvufî meselelere muhatap kılınmış bu kardeşlerimiz akidelerinin asli kaynağı olan Kuran’a direk çağrıldıklarında ister istemez güçlü bir icabet arzusu duymaktalar.”Sizi Yaradan’ın size hitabını merak etmiyor musunuz? Elbette ediyorsunuzdur, o halde buyurun meallimi okuyun” pışpışlamalarıyla başlayan Kuran’la buluşma süreci, bir müddet sonra “başka kitaba ne hacet her şey Kuran’da var.Ey Hocalar!Kelam-ı İlahi ile aramıza fıkıh kitaplarını, siyer kitaplarını, kelam kitaplarını sokmayın” zırvalamalarına evrilmekte, bir müddet sonra bu tatlı sloganlar ”Peygamberin vazifesi sadece tebliğdi. Zaten apaçık olan Kitabı’mızı bize tebliğ etti ve gitti. Bundan sonra her Müslüman münferiden kitaba baksın ve yaşasın” gibi had bilmez, usul bilmez iddia ve hezeyanlara dönüşmektedir.
Ailede Amentüsünü icmâlen öğrenen, bunu medresede tafsîle, tekkede tahsîse koyulan ama her daim mukallid olduğunun farkında olarak ulema ile mütemadiyen temas halinde yaşayan, asr-ı saadetten günümüze taşınmış İslami nazariyat ve tatbikata muhalif bir iddia ile karşılaştığında bu durumu en azından basireti ve feraseti ile sezen uyanık Müslümanlar yok artık.
Tüm ilmî müktesebatımızın inşa ve naklinde emeği geçen Selef ulemasını ve onlara tâbi milyarlarla Müslümanı 1400 yıldır İslamı yanlış anlama ve yaşamakla itham eden modern hocaların tutarsız propagandalarına kapılabilecek cehalet ve saflıkta Müslümanlar var. Yaldızlı sözlere, süslü sloganlara, genelleyici aforizmalara av olduğunu bir türlü fark edemeyen zavallı Müslümanlar.
Böyle Müslümanları, Sünneti hayatının ve din telakkisinin dışına ittiğini hissettirmeden Kur’ana çağırmak, inceden Şia propagandası yaparken “Ehl-i Beytin mezhebi buydu” kamuflajıyla iğfal etmek kolay artık. Çünkü bu saf Müslümanlara göre de şüphesiz Kur’an ve Ehl-i Beyt mukaddestir.Bu sebeple boyunlarına geçirilen yuları ve o yularla çekildikleri uçurumu bir türlü farkedememektedirler.Zira bu zokayı fark edecek ne bilgileri,ne ferasetleri var.
B)Aile ortamındaki muhafazakar hayatı, buna göre teşekkül etmiş sosyal çevresi, tahsil süreci boyunca(hususiyle imam-hatip mekteplerinde ya da gayr-i resmi medreselerde)hasbelkader öğrendikleri ve nihayet kendi şahsî okumalarıyla ilk bölümde zikrettiğim alelade Müslüman profilden daha fazla dinî tecrübe ve bilgi sahibi olan kimseler de var malum. Kuran Müslümanlığı denen bid’at mezhep bu çevrelerde maalesef daha yaygın. Oldukça özgüvenli ve meraklı olan ve zaten dinî talim ve telkinâta açık olan bu zümre şüphesiz üzerine en fazla oynanan kesim.
Acizane kanaatim problemin ilk zuhur noktası ve bahse konu hoca takımının asıl hedef kitlesi bu kimselerdir. Zira esaslı okuma yapan, okuduğunu anlayan, İslamî meselelerle entelektüel seviyede ilgilenen kesim bu kesimdir. Bu kimselerin öğrenme cehdi, şayan-ı takdir olsa da usul zemininde birikimlerinin olmaması bu taallüm faaliyetlerini aleyhlerine bir duruma dönüştürebilmektedir. Çünkü bu insanlar kâsenin altın olduğunu takdir edebilecek kadar bilen ama şerbete karışmış zehri tefrik edebilecek düzeyden mahrum olan insanlardır. Bir şeyler biliyor olmaları itibariyle de çoğu zaman tashih ve ikaza da kapalıdırlar.Orta seviye malumatları,ihtisas seviyesi hakkındaki cehl-i basitlerini cehl-i mürekkebe kalbetmiştir.Bu sebeple bilmediklerini ya da anlamadıklarını kabullenemezler.
Mezheplerin, tarikat ve cemaatlerin ümmet içinde fırkalaşmaya sebebiyet verdiğini düşünerek ve bu oluşumların düşük seviyedeki yorumlayıcıları tarafından kullanılan hatalı ayrıştırıcı dili bahane kılarak mezheplerden ve tüm aidiyetlerden teberrîyi gerekli görenler de bu kısımda mütalaa edilebilir.Zira bu kişiler de yalnızca Kuran Müslümanlığı ile vahdete kavuşacağımızı düşünüyorlar. Va’z-u irşatta zayıf ya da mevzu hadislere ve rivayetlere yer verilmesini, bazı tasavvuf meclislerinde hurafelerin peşine düşülmesini gerekçe göstererek sahih sünnetten ve sahih tasavvuf tecrübesinden de vazgeçmemizi istiyorlar.
Kapıldıkları zararlı fikirlerin çok kısa sürede birer misyoneri haline gelen, meslekî vasfı ile çevresinde saygın görülen ve bu nüfuzuyla ilk bölümdeki bilgisiz Müslümanları kolayca ikna edebilen kimseler bunlar. Üniversiteöğrencisi, Akademisyen, Öğretmen, Mühendis, Hakim, Avukat, Doktor, Psikolog, yazar, gazeteci olarak itibarlı her meslekten insanlar.
Kalbinde hastalık olanları, Kuran’ın ifadesiyle “Alîm-ü Hakîm olan Allah’ın bir ilim üzere idlâl ettikleri”ni istisna edersek bu aklı başında insanlar neden böyle cerayanlara kapılıp gitmekteler. Doğru din tasavvuruna malik ilmiyemizin bunda hiç mi kabahati ya da ihmali yok? Hatalı veya eksik yapılmakta olan ne ki boşluk kabul etmeyen tabiatta bid’at ve firkat için alan açılmakta? Evet hırsızın onca kabahatini zikrettikten ve cezaya istihkakını tespit ettikten sonra kapıyı açık bırakan bizlerin de samimi bir şekilde bu sorularla yüzleşmesi gerekmektedir.
Kanaatimce biz Kur’an’ı Kerim’i en azından irşâdî sahada göze batar derecede Kur’an Müslümanlığı taslayanlara terk ettik. O’na daha ziyade bir akîde ve ahkam kitabı olarak yöneldik de hayatın her anına ve alanına ölçüler vaz eden ahlakî öğretilerini biraz ikinci plana attık. Evet akîde sahih olmadan ve ahkâmı doğru bir usul ile ehlinden almadan ondan ahlakî mekârim de sıhhatli alınamaz. Alınsa da ziyade bir mana ifade etmez. Ama akîde ve ameli müstekım olanları Kuran’ın eşsiz icâzı ile yoğrulmuş, gönüllere inşirah bahşeden vasâyâsından, ibretli ve hikmetli kıssalarından ve her dem ubûdiyet zevkiyle Allah’a tekarrübün vesilelerini telkin eden hikmet ve mevizasından haberdar edemedik.
Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyte olan muhabbetini, “aman fitne zuhur etmesin” haklı endişesinde tefrite giderek Şii propaganda karşısında İslam ümmetine yeterince anlatamadığımız ve Âl-i Rasül hassasiyetini görünürde Şiaya kaptırdığımız gibi Hz.Kuran’ı da kendi hevasını ona söyletmeye azmedenlere kaptırdık.Onların usulsüz ve çarpık okumaları kadar biz sahih ve semereli okumadık,okutamadık kitabımızı. Onunla yeterince hemhâl olamadık. Bu dâl insanlar kadar esrarına dalma, kendine has letafet ve dakîk nüktelerini aktarma cehdi göstermedik.Nerden başlayayım diyenin eline ilmihal verirken, “bunu hızlıca bitir gel,önümüzde kelimeleri bitmez Kuran var,bize rahmet olarak gönderilen Rasûlünün ve güzide Ashabının ahlâk-ı fâdılası var” diyemedik. Arapçaya başlayanı döndürüp döndürüp Bina okuttuğumuz gibi Müslümanları biteviye “namaz hocası” okumaya gönderdik. Ait olduğumuz cemaatin maslahatı ve hizmetlerinin devamı için girişilen yeni ticari maceralarda tüm müntesiplere pazarlama tekniği anlattığımız kadar Allah’ın kelamını anlatmayınca, hâs kul olmaya gelenleri marifetullah taliplileri değil kaymaklı müşteri olarak görmeye başlayınca biz terk edilir hale geldik.Çünkü terk edilmeyi hak ettik. Derken biraz mürekkep yalamışları böyle sathî ve şeklî bir din tasavvuru tatmin etmedi. Hutbeden, minberden yapılan va’z-u irşat kul olma bilinci inşasına değil sadece cehennemden necat ve cennet köşkleri tahsiline taallük ettiğinden yüzeyde kalan bu noksan din telakkisi istidatlı sadırları çorak bıraktı ve yeni arayışlara sevk etti. Velhasıl edebî hitabette mahir din bezirganları için girilmemiş pazarlar oluştu.
İşte diğer bid’at cereyanlar gibi Kur’an müslümanlığı da bu nedenle cazip. Biz hakikati bütün güzelliğiyle yaşayıp ifade edemediğimiz için. İslami ilimlerin vazgeçilmezliğini, müçtehit imamlara olan amansız ihtiyacımızı, tasavvufun inceliklerini ve zirvelerini, Kur’anın icâzını ve irşâd etmedeki benzersizliğini, Rasül-ü zî şanımızın mükemmel örnekliğinİ, hayırlı âl ve ashabının mekârim-i ahlakını bir ifade bütünlüğü içinde susuz sinelere bir rahmet sağnağı olarak dökemediğimiz için. Selefîlik, tarihselcilik, şiilik, diyalogculuk hep bu boşlukta binalarını diktiler.
Bir an evvel uyanıp, silkinmezsek bu toprakların tapusunu da alacaklar.
Lütfen biraz şuur ve gayret!
Meâlciler nereye gidiyor – 1
Bismillahi”rrahmani”rrahim
Yaşadığımız çağın en ciddi i”tikâdî sapmalarından biri “meâl Müslümanlığı”dır, “Kur”an Bize Yeter” ,”Dinin tek kaynağı Kur”an”dır” , “Hadisler uydurmadır” gibi, oryantalistlerden kotarma, sloganik, içi boş söylemler üzerine dinini ikâme etmeye çalışan Meâl Müslümanlarının sayısının her geçen gün katlanarak arttığını gözlemliyoruz ne yazıkki.
Peki, Allah Teâlâ”nın muradı bu mudur gerçekten? Allâh Teâlâ her mü”min”in Kur”an’ı okuyarak kendi anladığı şey üzerine iman ve amel etmesini mi murad etmiştir? Bu soruları cevaplandırabilmek için öncelikle aşağıdaki sorulara cevap(lar) vermek gerekmektedir; Kur’an apaçık ve anlaşılır bir kitap mıdır? Peygamberlerin vazifesi ve gönderiliş amacı nedir? Kur’an bize mi inmiştir yoksa Peygamberimiz(s.a.v.)’e mi inmiştir? Meâl Kur’an yerine geçebilir mi? Hadîsler Dinde delil midir? Allah Teâlâ Resûlullah(s.a.v.)”a Kur”an dışında vahiy (Ğayr-i Metlûvv Vahiy) bildirmiş midir? Bu sorular, Meâlcilerin kullandıkları/sloganlaştırdıkları argümanlara göre yazımızın ilerleyen bölümlerinde çoğaltılacak, genişletilecektir inşaAllah.
Günümüzde meâlcilik akımının dayandığı en önemli iddialardan birisi, bazı ayetlerde zâhiren Kur’an’ın “Apaçık ve anlaşılır” olduğunun vurgulanmasıdır. Yani meâlciler tarafından bu ayetlere yüklenen manaya göre; “Kur’an’ı veya meâlini okuyan her insan hiçbir anlama problemi yaşamadan, başka hiçbir kaynağa başvurmadan açık ve net bir şekilde Allah’ın Muradını, Peygamber(s.a.v.)’in tebliğini anlayabilir(!)” Elbette bu iddia meâlciler tarafından tartışılmaz bir sebep-sonuç ilişkisi gibi sunulmaktadır. Peki durum gerçekten böyle midir? “Apaçık kitap/Kur’ân” tabirini daha dikkatli incelediğimizde[1] bu ifadede söz konusu edilen a(pa)çıklığın, Kur’ân’ın ifadeleriyle, manasıyla, neyi kasdettiğiyle ilgili değil, bizzat kendisiyle ilgili olduğunu görürüz. Açacak olursak; Kur’ân-ı Kerim’de “Kitab-ı mübin/Apaçık kitap” tabiri yedi yerde, “Kur’ân-ı mübin/apaçık Kur’ân” tabiri iki yerde geçmektedir. Kader bilgisi olarak tanımlayabileceğimiz hususların kitab-ı mübin’de olduğunu bildiren ayetlerde[2] geçen “kitap”tan kasıt, “Allah’ın ilmi” ya da “levh-i mahfuz”dur.[3] Dolayısıyla bu ayetlerin “meâl-i müşterek”leri şöyledir: “Kaderle ilgili hususlar, mübin olan (yani içinde kayıtlı olan hususların aynen vuku bulmalarıyla doğruluklarını ortaya koyan, teyit eden) levh-i mahfuzdadır ya da Allah’ın ilmindedir.” Buralardaki “kitap” sözüyle Kur’ân-ı Kerim kastedilmediğinden bu ayetler ilgili iddiaya mesnet teşkil edemezler. Mâide/15 ile Neml/1 ayetlerinde geçen “Kitab-ı mübin” ve Hicr/1 ve Yasin/69 ayetlerinde geçen “Kur’ân-ı mübin” tabirleri ile kastedilen ise (aşağıdaki ayet meâllerinde de açıkça görüldüğü üzere) Kur’ân’dır; “Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi” (Maide: 15) “Tâ. Sîn. Bunlar Kur’ân’ın, apaçık kitab’ın ayetleridir.” (Neml: 1) “Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın, apaçık Kur’ân’ın ayetleridir.” (Hicr: 1)“O ancak bir zikir ve apaçık Kur’ân’dır.” (Yasin: 69)Ancak buralarda yer alan “mübin” kelimesi, Kur’ân’ın/Kitab’ın ifadelerinin apaçık olduğunu, binaenaleyh her okuyanın kolaylıkla anlayabileceği bir kitap olduğu hususunu bildirmiyor/bildirmez. Zira bu anlam Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ve Kur’ân’ın bazı ayetlerinin muhkem, bazılarının ise müteşabih olduğunu bildiren Âli İmran/7 ayetiyle çelişir:“O’nun (Kur’ân’ın) bazı ayetleri muhkem olup bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir.” (Âl-i İmran/7)
Binaenaleyh “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini, ifadeleri apaçık olarak görmek, hem Kur’ân’ın kendisine hem de vâkıaya ters düşen bir anlayıştır. Bütün bunların yanında mezkur anlayış, Peygamber efendimiz(s.a.v.)i Kur’ân-ı hem tilavet eden hem de talim eden biri olarak tavsif eden ayetlerle[4] de çatışır.
Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kur’ân ayetlerinin okuduktan sonra onları bir de talim etmesi, Kur’ân’ın ifadelerinin apaçık olmasına aykırı bir durum teşkil eder. Zira apaçık ifadelere sahip olan bir kitabın bir muallim tarafından talim edilip öğretilmesi fuzuli bir iştigal olur. Nasıl olsa herkes kendisine okunanı apaçık olduğu için hemen anlayıvermektedir!
Bütün bunlardan hareketle söyleyebiliriz ki Kur’ân-ı Kerim’in bazı ifadeleri “kesinlikle” açık değil kapalıdır. Peki, durum böyleyse “apaçık kitap/Kur’ân” ifadesi ne anlama gelmektedir? Müfessirler, (b,y,n) maddesinden gelen “mübin/apaçık” sözcüğünün kök fiilinin müteaddi/geçişli olabileceği online casino gibi lazım/geçişsiz de olabileceğini belirtmişlerdir. Buna göre kök fiil lazım kabul edildiği takdirde terkibin anlamı şöyle olmalıdır: “(Allah tarafından nazil olduğu) apaçık olan kitap/Kur’ân.” Her ne kadar kök fiilin hem müteaddi hem de lazım olmasına teorik olarak bir engel yoksa da özellikle Yasin/69 ayetinin bağlamı, kök fiilin lazım olduğu şu manayı desteklemektedir: “Biz ona bir şiir öğretmedik, zaten (şiir) ona yaraşmaz da! O ancak bir zikir ve (şiir vs. olmadığı; vahiy olduğu) apaçık (ortada olan) bir Kur’ân’dır.” Bağlamı dikkate alındığında şu husus net olarak ortaya çıkar ki, ayette önce Kur’ân-ı Kerim’in şiir ve beşer mahsulü olmadığı ifade edilmiş sonra da onun semavi bir kitap olduğunun; dolayısıyla vahiy menşeli Allah kelamı olduğunun apaçık bir husus olduğu vurgulanmıştır. Kur’ân’ın beşer ürünü olmadığı vahiy kaynaklı olduğu anlamını tayin etmektedir.
Hâsılı, müfessirlerin eserlerinden istifade ile bu terkibi bağlamı içerisinde değerlendirerek anlamaya çalıştığımızda ortaya çıkan mana, mealciliğe hiç de yâr olacak bir mana değildir. Apaçık kuran/kitap sözünü “bütün ifadeleri apaçık bir kitap” şeklinde anlayıp bunun üzerine “Kur’ân-ı herkes mealden anlayabilir” neticesini bina eden malül anlayışın sahipleri, aslında Kur’ân’ın kendisine, vakıaya ve Hz. Peygamberin beyan edicilik vazifesine aykırı bir anlam ve neticeyi Kur’ân’a mâlederek kendi sırtlarına bir vebal yüklemişlerdir.(*)
*******
Bir de tam bu noktada, konunun bir başka vechesine değinmek gerekiyor; Eğer Kur’an -meâlcilerin iddia ettiği gibi- apaçık ve anlaşılır bir kitap olduğu için onu okuyan herkes başka hiçbir kaynağa tevessül etmeden açık ve net bir şekilde, hiçbir tereddüt ve kafa karışıklığı yaşamadan anlayabilir ise, Sünnetsiz, Sahabesiz ve Usûlsüz şekilde yapılacak olan bir “Kur’an okuyup anlama(!)” faaliyetinde karşılaşacakları ilk problem, birbiriyle çelişkili gibi görülen ayetler olacaktır!
Açalım; Kur’an’da lafzen/zâhiren birbiriyle çelişkili/mütenâkız gibi görülen (aslında hiçbir çelişki bulunmayan, ‘bknz:Nisâ/82’ ) bazı ayetler vardır. Mesela Allah Teâlâ bir ayette mealen bütün günahları bağışlayacağını bildirmektedir (Zûmer/53). Nisâ Suresinin bir ayetinde ise mealen “Kim bir kötülük yapar, günah işlerse cezasını mutlaka görecektir.” buyruluyor. Yine Nisâ sûresinde geçen; “Kadınlar arasında adaleti gerçekleştirmede endişe ederseniz, bir kadınla evlenin.”( Nisa/3) ayeti ile “Ne kadar isteseniz de kadınlarınız arasında adalet yapamazsınız.”( Nisâ/129) ayeti birbiriyle çelişkili gibi görünmektedir. Yine Nisâ sûresinde “Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: “Bu, Allah’tandır” derler; onlara bir kötülük dokunsa: “Bu sendendir” derler. De ki: ‘Tümü Allah’tandır.’ Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü anlamaya çalışmıyorlar? Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik; şahid olarak Allah yeter.” (Nisâ, 78/79) buyuruluyor.
Dikkat edilirse 78.ayette iyiliklerinde kötülüklerin de tümünün Allah’tan olduğu bildiriliyor fakat bir sonraki ayette ise “Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir” buyuruluyor. Yine Zariyât sûresindeki ayette insanların kulluk için yaratıldığından söz edilirken, A’râf sûresindeki ayette ise insanların çoğunun cehennem için yaratıldığından söz edilmektedir. Bu örnekleri elbette çoğaltabiliriz lakin verdiğimiz örnekler anlayabilen için yeterlidir. Biz bu verdiğimiz (ve daha da çoğaltabileceğimiz) örneklerdeki bu durumu, bu müşkîlatı, “meâlcilerin” vûzuha kavuşturup, kendi metodları, usûlleri ile çözüp ortaya koymalarını bekleriz.
İşte verdiğimiz bu örneklerde de görüldüğü gibi; eğer Kur’an, Arap dilinin inceliklerine ve gramer yapısına hâkim ve yetkin olunmadan, hangi ayetlerin muhkem ve hangilerinin müteşabih olduğu bilinmeden, ayetlerin nüzûl sebebi ve nüzûl zamanı bilinmeden (ki bunları da bize Hadisler ve Sahabe kâvilleri bildirmektedir), hangi kelimenin hakikî ve hangi kelimenin mecâzî anlamda kullanıldığı bilinmeden, Hadis/Sünnet ilmi, Sahabe kavli/tatbiki, Usûli’d Din ve Usûl-i Fıkıh ilimleri devre dışı bırakılarak bu ayetler arasında zâhirde müşkilât gibi görülen durumu çözmek, kavramak, açıklamak, izah etmek, asla mümkün değildir.
Bütün bu saydığımız aslî ve talî unsurları devre dışı bırakarak sırf kotalı
aklı ile Allah’ın ayetlerini anlama iddiasında olan modernizm’in avanesi
mealciler, Allah Teâlâ’nın neden bazı ayetlerde “biz” diye hitap ettiğini
bile açıklamaktan, izah etmekten acizdirler. Bununla beraber, Kur’an’da
herhangi bir mesele/konu hakkındaki ayetler çoğu zaman farklı farklı
yerlerde geçmektedir. “Kur’an Yeter”ciler herhangi bir meseleyi tam olarak
anlamak istediklerinde ilgili ayetlerin tamamını bilmek ve haberdar olmak
zorundadırlar, bunun için ise elbette Kur’an’ı ezbere bilmeleri şarttır,
çünkü başka hiçbir kaynağa başvurmadan Kur’an’ı anlayabilecekleri iddiasında
oldukları için karşılarına çıkan her meselede Kur’an’ı baştan sona
dikkatlice taramaları gerekecektir. Yazımızın bir sonraki bölümünde “Allah
Teâlâ(c.c.) Peygamberimiz(s.a.v.)”e Kur”an ayetleri dışında başka vahiy
vermiş midir, bildirmiş midir, Gayr-i Metlûv Vahiy var mıdır, varsa
Kur”an”dan delilleri nelerdir?” sorularına cevaplar vererek, bu konuyu
işleyelim inşaAllah…V”elhamdülillâhi Rabbil Âlemin…
Dipnotlar; [1] Yazının bu kısmı; (*) işaretli yere kadar, Abdülkadir Yılmaz Hoca”nın “Apaçık Kitap Kur”an” adlı makalesinden kısmen iktibas edilmiştir. [2] el-Enam: 59, Yunus: 61, Hud: 6, en-Neml: 75, es-Sebe: 3.
[3] Bkz. – el-Enam: 59: Taberi, IX, 283; Tefsîr-i Beydâvî, II, 165; Tefsîr-i Celâleyn, 134; el-Keşşâf, II, 355; Tefsir-i Kebîr, XIII, 12 (er-Razi “Allah’ın ilmi” vechini tercih etmiştir) Âlûsî, VII, 172; Hak Dini Kur’ân Dili, III, 472; Kurtubî, VII, 5; Mâverdî, II, 122; Nesefî, II, 24. – Yunus, 61: Âlûsî, XI, 146; Taberî, XII, 208; Te’vîlât-ı Mâtürîdî, VI, 59 (İmam Matüridi buradaki kitabın levh-i mahfuz olduğu görüşünü aktardıktan sonra gökten indirilen kitaplar olması ihtimalini de zikretmiştir. Ancak ayetin öncesi bu ihtimali uzaklaştırmaktadır.) Tefsîr-i Celâleyn, 176; Tefsîr-i Beydâvî, III, 118; Kurtubî, VIII, 357; Nesefî, II, 242; Tefsir-i Kebîr, XVII, 100. – Hud: 6: Taberî, XII, 328; Kurtubî, IX, 8; Tefsîr-i Beydâvî, III, 128; Nesefî, II, 259; Tefsir-i Kebîr, XVII, 149; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 555; Tefsîr-i Celâleyn, 291; Âlûsî, XII, 3 – en-Neml: 75: Taberî, XVIII, 116; el-Keşşâf, III, 369; en-Nesefî, III, 321; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 167; Kurtubî, XIII, 231; Mâverdî, IV, 226; Tefsir-i Kebîr, XXIV, 184; Tefsîr-i Celâleyn, 79; Âlûsî, XX, 17.- es-Sebe: 3: Tefsîr-i Celâleyn, 113; en-Nesefî, III, 462; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 362; Âlûsî, XXII, 106; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 241; Kurtubî, XIV, 261.
[4] Bakara: 129, Âli İmran: 164, Cuma: 2.
Şükrü Yaşar
Mealciler Nereye Gidiyor – 2
Bismillâhi’rrahmâni’rrahiym
Bir önceki ( Meâlciler Nereye Gidiyor-1 başlıklı) yazımızı (Tıklayınız) “Allah Teâlâ (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.)’e Kur’an ayetleri dışında başka vahiy vermiş midir, bildirmiş midir, Gayr-i Metlûv Vahiy var mıdır, varsa Kur’an’dan delilleri nelerdir?” sorularının cevabını ve detaylarını işleceğimizi zikrederek bitirmiştik.
Öncelikle şunu ifade etmemiz gerekir ki, Hz. Peygamber(s.a.v.)’in Kur’ân ayetleri dışında vahiy almadığını ifade eden bir Kur’ân ayeti mevcut değildir.
Bir çok meâlcinin yaptığı gibi, mesela; “O arzusuna göre konuşmaz. O(nun bildirdikleri) kendisine indirilen vahiy’den başkası değildir.”(1) “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa, ondan da sakının.”(2) gibi – pek çok sahabî, müçtehid ve müfessire göre Sünnet’e de delâlet eden- bir kısım ayetler konusunda “Bu ayetlerde kasdedilen Kur’ân’dır” diyerek kestirme hükümlerle meseleyi örtbas etmeye çalışmak ilmî yaklaşım ile bağdaşmaz.
Gayr-i Metlûv Vahye (Kur’ân dışı vahye) açıkça ve/veya dolaylı olarak işaret eden ayetlere (ve izâhlarına) geçmeden önce meseleyi etraflıca incelemek gerekir.
Gayr-i Metlûv Vahyin Mahiyeti
Gayr-i Metlûv Vahyi kabul etmeyen kesim, mesela kendilerine klasik olarak yöneltilen; “Namazın nasıl kılınacağı, Namazların vakitleri, rekât sayıları, namaz içinde şart olan rükûnlerin hangi sırayla yapılacağı, nelerin okunacağı, Hacc’ın baştan sona -eksiksiz şekilde- nasıl yapılacağı, Zekatın kimlere, ne kadar ve nasıl verileceği ve kimlerin vermesi gerektiği.. v.b.” sorulara bugüne dek delil niteliği taşıyan mantıklı tutarlı ilmî bir cevap ver(e)memişlerdir. Misal olarak birisi bu zâtlara “Zekat ayda bir mi verilir yoksa yılda bir mi” diye sorsa verebilecekleri bir cevap yoktur, çünkü bu sorulara açık ve net (insanların kafasında hiçbir şüphe/soru kalmayacak şekilde) tatmin edici cevaplar bulabileceğimiz kaynak şüphesiz vahiy kaynaklı olan Sünnet’tir. Ayetlerin lafzının anlaşılması ile muhteviyatının, manasının da bilinmesi şüphesiz aynı şey değildir. Şu halde Kur’ân-ı Kerim’de mücmelen/gayr-ı mufassal şekilde bildirilen/emredilen Namaz, Hacc, zekât ve buna benzer birçok önemli mesele ile ilgili tüm muhteviyata, detaylara açık ve net cevap veren Sünnet yani Peygamber(s.a.v.) efendimizin bu konu hakkındaki “bağlayıcı” sözleri, hükümleri için “vahiy’den bağımsız olarak belirlenmiş şahsî ictihâdları” denilebilir mi? (hâşâ)
Oysaki yukarıda zikrettiğimiz Necm/3-4 ayetlerinde Peygamber(s.a.v.) efendimizin tüm bildirdiklerinin vahiy olduğu açıkça vurgulanmaktadır.
Sünnet, bazı alimler tarafından “Bizzat Vahiy kaynaklı Sünnet” ve “Peygamber(s.a.v.)’in teşrî yetkisiyle ictihâd’da bulunması” olarak iki kısımda değerlendirilmiş olsa da, Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in kendi hevâ ve hevesinden konuşmayacağını, O(s.a.v.)’nun sözlerinin kendisine ilkâ edilen vahiy olduğunu vurgulayan Necm/3-4 ayet-i kerîmeleri ve yine Peygamberlerin hatadan korunmuş olduğunu bildiren ilgili diğer ayetler mucibince, Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in din hakkında söylediği her sözün ilâhî denetim altında olduğu, İctihâdî olarak hatalı bir hüküm verdiğinde ise yine vahiy yoluyla bu hatanın düzeltildiği Kur’ân’da açıkça belirtilmiştir. Bu bakımdan Sünnet’in her iki çeşidi de vahiy kaynaklı ve/veya vahiy denetimindedir.
Nebîlere ve Resûllere Verilen Gayr-i Metlûv Vahiy
Kur’ân’da kendisine kitap verilen peygamberler dışında kendisine kitap verilmeyen peygamberler de mevcuttur,
Kendisine kitap verilmiş peygamberlere “resûl” , verilmemiş peygamberlere ise “Nebî” denilmektedir.
Kendisine kitap verilmeyen bu “Nebî” peygamberlerden bazıları; Hz. Nûh(aleyhisselâm), Hz. İdrîs(aleyhisselâm) , Hz. Şît(aleyhisselâm) , Hz. Harûn(aleyhisselâm) , Hz. Yûşâ(aleyhisselâm) , Hz. Süleyman(aleyhisselâm) , Hz. Zekerîyâ(aleyhisselâm) , Hz. Yahyâ(aleyhisselâm) , Hz. Eyyûb(aleyhisselâm) , Hz. Yûnûs(aleyhisselâm) , Hz. Yakûb(aleyhisselâm) , Hz. Yûsuf(aleyhisselâm) , v.d.’dir.
Şu halde eğer Gayr-i Metlûv Vahiy yoksa, bu saydığımız peygamberlere de kitap verilmediği Kur’ân ile sabit bir gerçek iken, Peygamber olduklarını ve insanlara/gönderildikleri toplumlara neyi, nasıl tebliğ etmeleri gerektiğini nasıl öğrenmişler, Allah Teâlâ (cc)’dan bu bilgiyi nasıl almışlardır?
Nîsâ/163. ayette; “Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, esbâta (torunlara), İsa’ya, Eyyûb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebûr’u verdik.” buyurulmaktadır.
Dikkat edilirse, kendisine kitap verilmeyen Nebîler ve kendisine kitap verilen Resûl’ler bu ayette bir arada zikredilmiştir.
Bu ayet, önemli bir meseleye açıklık getirmektedir; bu ayette açıkça hem Nebîlere de -kendilerine kitap verilmemesine rağmen- vahyedildiğini ve -daha da önemlisi- Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e hem kendisine kitap verilmeyen Nebîlere vahyedildiği gibi hem de kendisine kitap verilen resûllere vahyedildiği gibi vahyedildiğini açıkça ortaya koyan bir ayet-i kerîme’dir.
Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in Beyân Vazifesi
Nahl suresinde geçen “Biz sana Zikr’i/Kuran’ı indirdik ki onu insanlara beyan edesin” (3) ayetindeki “beyân” vazifesi Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e verilen Gayr-i Metlûvv Vahiy ile sağlanmıştır. Bazı kesimler ve şahıslar(4) bu ayette geçen “li tübeyyine” kelimesinin yani “beyân”ın açıklamak, tafsilata dökmek anlamına gelmediğini, bilakis “gizlememek” anlamına geldiğini belirtiyor yani “Hz. Peygamber’in görevi Kuran-ı Kerim’i açıklamak değil, onu insanlara iletmek, gizlememektir” deniliyor ve bu görüş te Kur’an-ı Kerim’den bir başka ayete atıf yaparak teyit edilmeye çalışılıyor. Atıf yapılan ayet-i kerime de “Kendisine kitap verilenlerden onu insanlara beyân etmeleri konusunda biz söz aldık.”(5) ayetidir. Oysa bu ayet “beyân” kelimesinin “açıklamak, izâh etmek, tafsilâta dökmek” değil de “iletmek, gizlememek” olduğunu teyit eden bir ayet değildir.
“Beyân, tebyîn” kelimesini “iletmek, gizlememek” olarak tanımlayan/yorumlayan şahısların bu kelimeye yüklediği anlam kelimenin doğru anlamı mıdır? Tebyin gizlememek mi demektir? Ayetlerin gizlenmemesi onların açık-net, vazıh biçimde iletilmesi anlamına gelir mi?
Misâl, “ve ekîmû’s-salâh” (salâtı ikame edin) ayetini duyan insanların zihninde, Sünnet’ten tamamen bağımsız olarak salât’a dair uygulanabilir açık-net bir karşılık oluşmuş mudur?
Bu sorunun cevabını doğru şekilde verebilmek, belirleyebilmek için, içinde “beyân” kelimesi geçen bazı ayetleri incelemek gerekir;
Bu ayetlerden birisi Hucurât sûresinde geçen; ” Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haber getirirse onu iyice araştırın, sonra bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.”(6) ayetidir. Bu ayetteki “tebeyyenû/beyân edin/araştırın” kelimesi ise hiç şüphesiz, “doğru olup olmadığını derinlemesine tahkîk edin”, “etraflıca inceleyin”, manalarına gelmektedir, demek ki “beyân” kelimesi bu şahısların iddia ettiği gibi sadece “gizlememek” manasına gelmemektedir.
“Beyân” kelimesinin “açıklamak, tafsilata dökmek, detaylandırmak” manasına geldiğine açıkça delil teşkil eden ve bu şahısların iddialarının temelsizliğini açık ve net biçimde ortaya koyan bir başka ayet ise, Kıyâme sûresinde geçmektedir;
“(Resûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize aittir.”(7)
Bu ayetlerden sonuncusu olan “Summe inne aleynâ beyânehu/sonra onu açıklamak ta bize aittir”(8) ayeti açıkça göstermektedir ki “beyânehu” kelimesi net bir şekilde “açıklamak,tafsil etmek” manasına gelmektedir.
Bu demek oluyor ki, “beyân kelimesi sadece ‘gizlememek/iletmek’ manasına gelir” iddiası, hem Kur’ân’â hem arap diline aykırılık teşkil eden, asılsız bir iddiadır.
Vahyin İki Çeşidi
Vahiy; Allahü Teâlâ’nın (cc) tebliğini, istediği hükümleri, emir ve nehiylerini ve diğer gaybî haberleri Cebrâil (as) vasıtasıyla peygamberine bildirmesidir. Vahiy terimiyle ifade edilen keyfîyet Peygamberler dışındaki insanlar için gaybî bir olaydır, hakîkatini ancak Allah Teâlâ (cc) bilir.
İslâm Tarihi boyunca -istisnasız- gelmiş geçmiş bütün mü’minler tarafından kabul edilen vahyin iki çeşidi (Kur’ân ve Sünnet), keyfîyet yönünden birbirinden farklıdır. Lâfız ve mânâ olarak inzal edilen, mu’ciz ve tahriften emin olan Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Metlûv Vahyin (Vahy-i Celî) -tamamının- inzâlinde; hem lâfız, hem ses ve hem de her ikisinin birleşmesinden doğan bir kırâat söz konusudur.
Vahy-i Gayrî Metlûv (Vahy-i hâfî) ise, -Usûl âlimlerine göre- lâfız olarak değil, çoğunlukla mânâ olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kalbine ilkâ edilmiştir. Ümmetin icmâ’ıyla kabul edilen bu iki vahiy çeşidi keyfîyet olarak birbirinden farklı olsa da bağlayıcılık yönünden – her ikisi de vahiy olduğu için- aynıdır.
Sırası gelmişken araya girerek önemli bir hususu belirtmeden geçemeyeceğiz;
Bir önceki paragraflarda da belirttiğimiz üzre, Sahabe-i Kirâm’dan bu yana -İslâm Tarihi boyunca ortaya çıkmış Bid’ât Fırkalar da dâhil olmak üzre- Sünnet’i ve bağlayıcılığını toptan reddedip “Bize sadece Kur’ân Yeter” diyen aklı başında mü’min (veya mü’min topluluğu) yoktur, tâ ki 1800’lü yıllarda özellikle İngilizlerin işgal ettiği bölgelerde ortaya çıkan, Batı(l) tarafından sistemli bir şekilde başlatılan istişrâk faaliyetlerinin başlangıcıyla birlikte ümmetin mâruz kaldığı zihin erozyonuna kadar.
Bu nokta da, bize bu durumu dolaylı olarak bildiren/işaret eden Nîsâ/115 ayetinde Allah Teâlâ(c.c.) ; “Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber’e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü sapkın yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.” buyurmaktadır.
Mü’minlerin 1400 yıl boyunca Sünnet ve bağlayıcılığı konusunda -istisnasız- ittifâk halinde olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda “Modern İslâm Algısı” ile sudur eden “Sadece Kur’ân Yeter” söylemini bayraklaştırıp, dillerine pelesenk edenler – ayette de açıkça belirtildiği üzre- mü’minlerin yolundan/ittifâkından ayrılarak ayette “sapkın yolda bırakılıp cehenneme sokulan zümre” vurgusuna/ihtârına bizzat muhatap olduklarını hiç mi akletmezler ?!
Gayr-i Metlûv Vahyin Kur’ân’dan Delilleri
Kur’ân’-ı Mübîn’de Gayr-i Metlûv Vahye doğrudan (apaçık) ya da dolaylı olarak işaret eden birçok ayet-i kerîme mevcuttur,
Bunların hepsini bu yazıya aktarmak mümkün olmadığından birkaç örnek zikredeceğiz.
1. Zikredeceğimiz ayetlerden ilki; “…Senin arzulayıp da şu anda üzerinde bulunduğun kıbleyi (Kâbe) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçesi üzerinde geri dönenden (münafık) ayırt etmemiz için kıble yaptık…”(9) ayetidir.
Bu âyeti anlayabilmek için onun inmesine sebep olan arka plânın (sebeb-i nüzûl’ün) bilinmesi gerekir:
Bilindiği üzre hicretten sonra Sahabe-i Kirâm Beyt-i Makdis’e doğru dönmekle emrolunmuşlar ve on yedi ay kadar Beyt-i Makdis’i kıble edinmişlerdi. On yedi aydan sonra Kur’ân-ı Kerim daha önceki emri neshetti ve müslümanların bundan böyle Mekke’deki mukaddes mâbed Kâbe’yi kıble edinmelerini ve namaz kılarken yüzlerini oraya çevirmelerini istedi. İşte aşağıda meali kaydedilen âyet yeni kıbleyi belirtmek için indirilmiştir;
“Yüzünü (namazda) artık Mescid-i Haram tarafına çevir!…”(10)
Bu yeni emir, bazı inkârcılar tarafından eleştirildi. Onların itirazları Beyt-i Makdis’in daha önce kıble olarak tayin edilmesine idi. Bakara sûresinin 144. âyetinden alınan bu kısım, onların bu itirazlarına cevap olarak gönderilmiştir. Cevap şuydu: Önceki kıble insanların Hz. Peygamber (s.a.v.)’e itaat edip etmeyeceklerini sınamak içindi.
Burada “önceki kıble tayini” Allah Teâlâ(cc)’ya atfedilmektedir. Âyet açıkça delalet etmektedir ki Beyt-i Makdis’in ilk kıble yapılması bizzat Allah’ın emriyle olmuştur. Ne var ki bu emir Kur’an’ın hiçbir yerinde yer almadığı gibi, Kur’an’da yüzleri Beyt-i Makdis’e çevirmeyi emreden bir âyet de yoktur. İlgili emir Kur’an’ın herhangi bir âyetine dayanmaksızın müslümanlara Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından verilmiştir. Halbuki bu emir, yukarıda iktibas edilen âyette “Allah’ın emri” olarak ifade edilmektedir. “Biz kıble yapmadık” yerine “Hz. Muhammed kıble yapmadı” denilseydi, mesele, bu hususta açıklamaya ihtiyaç göstermeyecek derecede daha açık olurdu. Kur’an’ın bu ifadesi böylece açık bir surette göstermektedir ki Beyt-i Makdis’e yönelinmesine ilişkin emir, Kur’an’da yer almayan bir vahye istinaden Resül-i Ekrem (s.a.v.) tarafından verilmiştir.
Te’vil sınırlarını –keyfe keder- aşıp Kıble’nin tayini ile ilgili bu delilimize itiraz sadedinde “Allah’ın Resûlü önceki ümmetlere veya kendi görüşüne uydu.” denilirse şayet, bu bâtıl bir itiraz olacaktır, neden?..
Bu iddianın sahipleri, Peygamber (s.a.v.)’in teşri yetkisinin olmadığını, Kur’ân dışında hüküm koyamayacağını, hiç bir haram ve helal koyamayacağını, eğer böyle bir şey kabul edilirse Allah’ın Resulünün, ilah kabul edinilmiş olacağını söyler ve bu sözleriyle de bütün ulemayı tenkit ederler. Bununla birlikte Allah’ın Resûlü (s.a.v.)’in tecrübesinden veya Allah Teâlâ’dan bir haber gelmeden aklınca önceki şeriata uyduğunu söylemekle Resulûllah (s.a.v.)’ı ilah edinenler bizzat kendileri olmuş olurlar.
“Bana vahyedilenden başkasına uymam” diyen Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in “Kıble” gibi -namazın şartlarından olan- önemli bir meselede Allah Teâlâ’nın vahyinden bağımsız olarak kendi görüşü ile hüküm verip amel ettiğini iddia edenler, hem Kur’ân ayetlerine aykırı bir görüş benimsemiş olup hem de Peygamberimiz(s.a.v.)’in -gönlünden geçenin Kabe’ye yönelmek olduğu ayetle vurgulandığı halde- neden Kabe’ye değil de Beyt-i Makdis’e yöneldiğini izah etmekte aciz kalacaklardır. Bu apaçık bir çelişkidir.
2. Müslümanların İslâm’ın ilk dönemlerinde takip ettikleri kurallardan biri de Ramazan orucu esnasında iftardan sonra, kısa bir süre için de olsa, uyumaktı. Bu esnada kişinin eşiyle cinsî münasebette bulunmasına müsaade edilmezdi. Bu sebeple bir kimse iftardan sonra kısa bir süre uyur ve tekrar uyanırsa gece istirahatı boyunca, oruçlu olmamasına rağmen, eşiyle cinsî münasebet fırsatını kaybederdi. Bu kural, Hz. Peygamber tarafından konulmuş olup Kur’ân-ı Kerim’de yer almamaktaydı. Ancak kimi Müslümanlar iftarı müteakip uyuduktan sonra eşleriyle yatmak suretiyle bu hükmü çiğnemişlerdi. Bu olaya istinaden Kur’ân-ı Kerim, söz konusu kaideye uymayan kişileri önce azarlamıştır. Bilahare bu hüküm neshedilerek Müslümanlara iftardan sonra uyusalar da artık eşleriyle cinsî münasebette bulunabileceklerine ruhsat verildi.
Bu konuya Kur’ân-ı Kerim’de şöyle temas edilmektedir:
“Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise siz de onlar için birer elbise gibisiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul etti, sizi bağışladı. Şimdi bundan sonra (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdıklarını isteyin. Sabahın beyaz ipliği, siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra geceye kadar orucu tamamlayın…”(11)
Bu ayette tetkîk edilmesi gereken hususları sıralarsak;
- a) Âyet Ramazan gecelerinde kişinin eşiyle cinsî münasebette bulunmasının önceleri caiz olmadığını göstermektedir.
- b) Bu âyet nâzil olmadan önce Ramazan gecelerinde cinsî münasebette bulunan kişilerin yaptıkları fiil “kendilerine kötülük” diye tavsif edilerek ihtarda bulunulmuştur.
- c) “O size acıdı ve tevbenizi kabul etti” ifadesi, onların adı geçen zamanda cinsî münasebetlerinin günah olduğunu göstermektedir. Çünkü “merhamet etme” ve “tevbeyi kabul etme” kişinin sadece günah işlemesinden sonra olur.
- d) “Şimdi (ve bundan sonra Ramazan gecelerinde) onlara yaklaş” ifadesi Ramazan gecelerinde cinsî münasebetin artık meşru olduğunu göstermektedir.
Bütün bu hususlar şunu göstermektedir ki Ramazan gecelerinde cinsî münasebete ilişkin daha önceki yasak “yetkili biri” tarafından yürürlüğe konulmuş olup, Müslümanların buna riayet etmesi mecburi idi. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’de ilgili yasağa dair hiçbir âyet bulunmamaktadır. Bu yasak sadece Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından ortaya konmuştur. Oysa Kur’an bunu teyit etmekle kalmayıp âdeta onu kendi emirleri gibi mütalaa eder. Bunun sebebi, Hz. Peygamber(s.a.v.)’in sözü edilen yasağı kendi iradesiyle koymamış olması, bilakis bu yasağın Kur’an’da yer almadığı halde Hz. Peygamber(s.a.v.)’in Allah Teâlâ(cc)’dan aldığı bir vahye istinad etmesidir.
Bu açıdan bakıldığında yukarıda geçen âyet, bir yandan Kur’ân-ı Kerim’in bir bölümünü teşkil etmeyen vahyin de bulunduğunu gösterirken, diğer yandan bir şâri’ olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hem emir hem de yasaklarının Müslümanları “bağlayıcı” olduğunu tekrar teyit eder.
3. Uhud Savaşı münasebetiyle Bedir Savaşında meydana gelen olayları hatırlatmak üzere bazı âyetler nâzil oldu. Bu âyetlerde, Allah’ın mü’minlere nasıl yardım ettiği, onlara yardım için melekler göndermeyi vaat ettiği ve bunu fiilen ne şekilde yaptığı anlatılmaktaydı. Bu âyetlerin mealleri şöyledir:
“Andolsun! sîzler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de size yardım etmişti. Öyle ise Allah’tan sakının ki Ona şükretmiş olasınız. O zaman sen müminlere şöyle diyordun: “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için kâfi değil midir? Evet, siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız ve eğer onlar (düşmanlarınız) şu anda üzerinize gelirlerse, Rabbiniz alâmetli beş bin melekle sizi takviye eder. Allah bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.”(12)
Bu ayetlerdeki “Allah bunu sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı” ifadesi meleklerin yardımıyla müjdelemeyi Allah’a atfetmektedir. Bu demektir ki söz konusu yardım müjdesi bizatihi Allah Teâlâ (c.c.) tarafından verilmiştir. Ancak Bedir Savaşı esnasında verilen bu müjde Kur’an-ı Kerim’in hiç bir yerinde geçmemektedir, Bir başka ifade ile, Kur’an’da Bedir Savaşı esnasında nâzil olmuş “meleklerle yardım müjdesi”ne delalet eden hiçbir âyet bulunmamaktadır. Yukarıda iktibas edilen ayet sadece Bedir’den sonraki savaşla verilmiş söz konusu müjdeye bir atıftır ve bu âyette yardım müjdesinin Hz. Peygamber tarafından verildiği kesinlikle ifade edilmiştir. Bununla beraber ilgili müjde haberleri Kur’an’da Allah’a dayandırılmıştır.
Aynı şekilde, Hz. Peygamber(s.a.v.)’in sözü başka bir örnekte “Allah’ın sözü” olarak kabul edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in diğer sözlerinden bu ifadenin “Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sözlerinin Kur’an’da yer almayan hususî bir vahiyle kendisine bildirilmiş olması” dışında bir izahı yoktur.
4- Uhud Savaşıyla ilgili başka bir duruma işaret edilerek Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Hatırlayın ki Allah size iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vaat ediyordu.”(13)
Bu ayette işaret edilen “iki taifeden biri” Ebû Süfyan’ın Suriye’den gelmekte olan ticaret kervanıydı. Diğer taife ise Mekkeli müşriklerden oluşan Ebû Cehil komutasındaki orduydu. Üstteki ayetin ifadesine göre Allah Teâlâ (c.c.) müminlere bu iki taifeden birine karşı zafer kazanacaklarını vaat etmişti. Müslümanlar kervanı ele geçiremediler, fakat Ebû Cehil komutasındaki orduya karşı olan savaşı kazandılar.
Burada tetkike şâyan olan “Allah’ın müminlere vaat ettiği iki taifeden birine karşı galip gelecekleri hususu” Kur’ân-ı Kerim’de geçmemektedir. Bu vaat, Müslümanlara Hz. Peygamber(s.a.v.) tarafından herhangi bir âyete referansta bulunulmadan ifade edilmişti. Halbuki iktibas edilen ayet bunu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in değil “Allah’ın bir vaadi” olarak göstermektedir. Bundan çıkarılabilecek tek sonuç söz konusu vaadin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gayr-i metlûv vahiy yoluyla geldiğidir. Bu sebeple o Allah Teâlâ (c.c.)y’a isnat edilmiştir. Bu vahyin rehberliğinde Hz. Peygamber(s.a.v.) savaşta Allah Teâlâ (c.c.)’nın yardım vaadini sahâbîlerine ifade etmiştir. Bu suretle o, Kur’an’da yer almayan vahiy türünün varlığına başka bir delil teşkil eder ve gayr-i metluv vahiy olarak adlandırılır.
5- “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber, ‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’ dedi.”(14)
Bu ayetin sonunda Hz. Peygamber (s.a.v), meseleyi kendisine Yüce Allah (c.c)’ın bildirdiğini açıkça belirtmektedir. Oysa Kur’an’da Yüce Allah (c.c)’ın, bu ayette belirtilen hususu Hz. Peygamber (s.a.v)’e bildirdiği hakkında hiçbir ifade yoktur. Bu da göstermektedir ki, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, kendisine gizli bir şey söylediği eşinin o sözü başkalarına aktardığını Yüce Allah (c.c) Kur’an dışı bir vahiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’e bildirmiştir.
6- Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir…”(15)
el-İsrâ suresinin, zikrettiğimiz ilk ayetinde Yüce Allah(c.c), Hz. Peygamber (s.a.v)’e birtakım ayetler göstereceğini bildirmektedir. Hatta mezkûr ayetin ifadesine göre Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmesinin sebebi de budur. Burada cevaplandırılması gereken bazı sorular bulunmaktadır:
Kur’an’ın zikrettiği bu “birtakım ayetler” nelerdir?
Bazı kişiler Hz. Peygamber (s.a.v)’in Cibril (a.s)’i Sidretü’l-Müntehâ yanında görmesi olayının İsrâ hadisesinden önce vuku bulduğunu söylemektedir.(16) Dolayısıyla burada zikredilen “ayetler”den, Hz. Peygamber (s.a.v)’e Cibril (a.s)’in görünmesi kastedilmiş olamaz.
Şu halde Hz. Peygamber (s.a.v) o gece nelere şahit olmuştur? Bunların Hz. Peygamber (s.a.v)’e gösterilmesinin sebebi ne olabilir? Hz. Peygamber (s.a.v) o gece gördüklerini bir sır olarak saklamış mıdır, yoksa bunları insanlara anlatmış mıdır?
Eğer gördükleri arasında Mü’minleri ilgilendiren hususlar olduysa ve bunları sır olarak sakladıysa bu O’nun peygamberlik görevini yerine getirirken kusurlu veya ihmalli davrandığı anlamına gelmez mi? (hâşâ)
Yine eğer böyleyse “O peygamber gaybın bilgilerini saklayacak, kendisinde tutacak kadar cimri değildir”(17) ve “Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun…”(18) gibi ayetler Hz. Peygamber (s.a.v)’in, nübüvvet görevini en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yerine getirdiği hakkındaki gerçekleri ifade etmiyor mu?
O gece olanlar için “bunlar insanlara ulaştırılması gerekmeyen şeyler olabilir” diyebilir miyiz? Bu soruya evet diyeceksek, o zaman bu olayın Kur’an’da kapalı bir şekilde zikredilmesinin ne anlamı olabilir? –Üstelik el-İsrâ suresinin ilk ayetinde bu olay, Yüce Allah (c.c)’ın tesbih, ta’zim ve temcidiyle zikredilmektedir ki bu da olayın önem ve büyüklüğünü gösterir.-
Yukarıdaki soruya hayır diyeceksek, madem ki o gece olup bitenler insanları ilgilendirmektedir ve dahi Kur’an bu konuda bir şey söylememektedir, o halde bunlar insanlara nasıl ulaştırılmıştır?
7- Tevbe sûresi 3. ayette, 36. ayette ve Bakarâ sûresi 217. ayette vurgulanan “Haram aylarda savaşılmaması” emrini ihtivâ eden –bu- haram aylar’ın hangi aylar olduğu Kur’ân’da mevcut değildir fakat “haram aylarda savaşılmaması”nı emreden Allah Teâlâ(cc)’nın bu ayların hangileri olduğunu bildirmediğini düşünmek aklı başında bir mü’minden sadır olamaz, haram ayların hangileri olduğu ile ilgili bu detay da yine Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e Allah Teâlâ (cc) tarafından gayr-i metlûv vahiy ile bildirilmiştir.
Gayr-ı metlûv Vahyin varlığına delâlet eden daha başka delillere örnek olarak nübüvvetin varlığını ve ilânını zikredebiliriz. Şöyle ki: Nübüvvet, peygamber’in mucizeleri izhar ederek “ben peygamberim” demesiyle sabit olur. Yoksa nübüvvet iddiası olmadan sadece mucize izhar etmekle sabit olmaz. Zira harikuladelikler peygamberde olduğu gibi velî ve büyücülerde de olabilir. Peygamberin “ben peygamberim” sözü, nübüvvetin, vahy-i metlûvün ve bütün bir İslam’ın medarı olan bir vahy-i gayr-i metlûv’dür. Bunu daha net anlamak için vahyin ilk dönemlerine bakmak yeterlidir. İlk inen Kur’an ayetlerinde Peygamber (s.a.v)’in nübüvvetine dair bir beyan bulunmamaktadır. Ancak buna rağmen O, kendisinin Peygamber, kendisine nazil olan bazı vahiylerin de Kur’an vahyi olduğunu biliyordu. Bu hususlar, hadislerden de anlaşıldığı üzre Kur’an vahyi haricinde başka bir vahiyle -sonraki dönemlere ait bir ıstılahla belirtmek gerekirse- vahy-i gayri metlûv ile bildirilmiştir.
Yine zikredilmesi gereken bir başka delil ise Kur’an’ın kelâmullah oluşudur. Zira bu, ancak Peygamber (S.A.V.)’in nübüvvete delâlet eden mucizeleri eşliğinde Kur’anın kelâmullah olduğunu bildirmesiyle sabit olabilir. İşte bu bildirim de vahy-i gayr-i metlûv kısmındandır.
Sonuç
Şu halde teşri alanına ilişkin olsun, diğer hususlarda olsun, “dinin tebliği” ile ilgili bütün eylem ve sözlerinde vahyin yönlendirmesi ve kontrolü altında bulunduğu aşikâr olan bir peygamberin Kur’an dışında hüküm vaz etmesinden daha doğal ve gerekli bir şey olabilir mi?
Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında da vahiy aldığı konusuyla ilgili, delaleti oldukça açık sahih hadisler mevcuttur ve sadece bu hadislerden hareketle dahi Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında vahiy aldığını rahatça söylemek mümkündür. Ancak mezkûr zümre Sünnet’i bir delil/kaynak olarak kabul etmedikleri için yani şüphenin zaten sünnette olup inkarın bizzat kendisinde vuku bulmasından dolayıdır ki maksadımızı sadece Kur’ân ayetlerine dayanarak ortaya koyduk.
Binâenaleyh nübüvvetin subûtu, Kur’an’ın kelamullah oluşu ve bütün bir İslam’ın varlığı, vahy-i gayri metlûvü kabule dayanmaktadır. Kur’an’ın hücciyyeti, vahy-i gayri metlûvün hücciyyetine bağlıdır. Dolayısıyla vahy-i gayri metlûvün olmaması durumunda ne nübüvvetten, ne Kur’an’dan ne de İslam’dan söz etmek mümkün olacaktır.
“Kur’an apaçık ve anlaşılır bir kitaptır” diyerek ayetleri zahiri üzerine yorumlama metoduyla (siz bunu metodsuzluk olarak okuyun) hareket eden zümre için ayetleri (meâlen) yazdık, ortaya koyduk. Buraya kadar yazdıklarımızdan açıkça bellidir ki Gayr-i Metluv Vahiy Kur’ân’ın dolayısıyla İslâm’ın bir gerçeğidir. Birtakım mülâhazalar ve muğâlatalar bu gerçeğin üzerini örtmeye hiçbir zaman muktedir olmamıştır, olamayacaktır biiznillâh…
“Meâlciler Nereye Gidiyor” üst başlıklı seri yazılarımıza devam edeceğiz inşaAllah.
Hatalarımız bizden, doğrular Allah Teâlâ(cc)’dandır…
Dipnotlar;
1- en-Necm, 3-4.
2- el-Haşr, 7.
3- en-Nahl, 44.
4- Bknz: Abdülaziz Bayındır.
5- Âl-i İmran, 187.
6- Hucurât, 6.
7- Kıyâme, 16-17-18-19.
8- Kıyâme, 19.
9- Bakarâ, 143.
10- Bakarâ, 144.
11- Bakarâ, 144.
12- Âl-i İmran, 123-126.
13- Enfâl, 7.
14- et-Tahrîm, 3.
15- el-İsrâ, 1.
16- Bknz: Yaşar Nuri Öztürk, “Kur’an’daki İslam”, 56. Öztürk,
kendisinin de katıldığını belirttiği bu görüşünü Süleyman Ateş’ten
nakletmektedir.
17- et-Tekvîr, 24.
Faydalanılan / İktibâs Yapılan Kaynaklar;
Kitap: Modern İslâm Düşüncesinin Tenkîdi – Ebubekir Sifil Hoca
Kitap: Sünnetin Bağlayıcılığı – Prof. Dr. Muhammed Taqi
el-Usmânî
Posted by
Mealciler Nereye Gidiyor – 3
“Kur’ân’da Nesh Var mıdır ?”
Bismillahirrahmanirrahiym
Nesh meselesi modern zamanlarda zuhur etmiş bir tartışma konusu olsa da, geçmişte de bazı Bidât ehli alimler tarafından da inkâr edilmiştir. İslâm’da bazı iç ve dış etkilerle birlikte ortaya çıkan i’tikâdî fırkalardan birisi olan Mu’tezîle’den -el-İsfahânî gibi- bazı alimlerin nesh’i kabul etmediği bilinmektedir. Lakin geçmişte Mu’tezîle’nin nesh’i inkâr sebepleri ve metodu ile günümüzdeki Modernistlerin ki farklıdır. Nesh meselesi, reddedenleri ve kabul edenleri arasındaki ihtilâflardan ziyade, Kur’ân ahkâmının yalnız Kur’ân ahkâmıyla ve Sünnet ahkâmının da yalnız Sünnet ahkâmı ile Allah Teâlâ ve Peygamber(s.a.v.) tarafından neshedilebileceğinin kabul edildiği görüşüyle beraber Kur’ân’ın Sünnet’i neshebileceği ve Sünnet’in de -vahiy kaynaklı olduğu için- Kur’ân’ı nesehebileceği görüşünü savunan ulemanın varlığı gibi veya nesh edilen ayetlerin sayısı hakkında yaşanan ihtilâf gibi, nesh’i kabul edenler arasında meydana gelen, mahiyet yönünden ortaya çıkmış ihtilâflarla değişik, farklı veçheleriyle tartışılmış bir konudur.
Nesh konusunda “dış ihtilâf” olarak tanımlayacağımız ihtilâf türü yani Nesh’i reddedenler ve Nesh’i kabul edenler arasındaki ihtilâf aslında tamamen Kur’ân ve Sünnet anlayışındaki farklılıklardan ortaya çıkmıştır. Modern zamanlarda neshi inkâr edenlerin genel Kur’ân ve İslâm anlayışlarına baktığımızda, nesh meselesini reddeden insanların aynı zamanda Nüzûl-i İsa(a.s.), Kadere İman, Recm meselesi, Kabir Azabı v.b. meseleler gibi mütevatir ve/veya sahih sünnet ya da icmâ ile sabit olan meseleleri de inkâr ettikleri görülmektedir. Şu halde söz konusu reddin temelinde yatan asıl sebep sünnet’e, hadislere ve sahabe’nin din anlayışına arızalı bakış açısıdır. Bu bağlamda, nesh meselesinin asıl üzerinde konuşulması gereken vechesi, bu problemli bakış açısıdır. Bu farklı bakış açısına sahip olan kişilerin/zümrelerin kullandığı en temel söylemlerden birisi de Sünnet’in, Hadislerin ve dolayısıyla Hadisleri nakleden Sahabe ve sonrası kuşakların güvenilir olmadığı, Kur’ân’ın korunmuş olduğu fakat Hadisler için böyle bir garantinin olmadığı iddiasıdır. Her ne kadar bu iddiayı sloganlaştırıp sürekli dillendirseler de, Kur’ân’ı aslında bilinçsiz ve usûlsüz bir okuma, anlama faaliyeti içinde oldukları apaçık ortadadır. Zira hadislerin , sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu, vahyin denetiminde olduğunu bize açıkça bildiren birçok ayet mevcuttur. Biz bu makalede bu ayetlerden bir kısmını zikretmekle iktifâ edip, meselenin detaylarını daha önce kaleme almış olduğumuz bir makaleye havale edeceğiz.
Resûlullah (s.a.v.)’in sünnet’inin vahiy kaynaklı, vahyin denetiminde (gayr-i metlûv vahiy) olduğuna dair delil teşkil eden ayetlerden birisi; “Ey Peygamber hanımları, evinizde okunan ayetleri ve hikmeti hatırlayınız” (1) ayetidir. Ayet-i kerîme’den anlaşıldığına göre hikmet, ayetlerden ayrı ve okunan bir şeydir. Buradaki hikmetin sünnetten başka birşey olması düşünülemez.
Bir diğer ayet ise; “Biz sana kitabı ve hikmeti indirdik ve bilmediklerini de öğrettik”.(2) Bu ayet-i kerîme’de ise, hikmet Kur’ân gibi indirilmektedir. Öyleyse sünnetin karşılığı olan bu hikmet -anlaşıldığı üzere-vahyedilmektedir.
Yine bir başka ayette; “Ey Peygamber (s.a.v.) acele etmek için dilini hareket ettirme, onun (Kur’an) toplanması ve okunması bize aittir. Biz sana onu okuduğumuz zaman onun kıraatına tabi ol, ondan sonra onun açıklaması yine bize aittir.” (3)
Burada çok açık bir ifade ile Cenab-ı Hak, vahiy yoluyla Kur’an’ı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilkâ ettikten sonra, Kur’ân’ın açıklamasının da Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla yine O’na (zâtına) ait olduğunu vurgulamıştır. Böylelikle Kur’an’ın beyanı olan sünnetinde vahiy yoluyla geldiği anlaşılmaktadır.
Örnek olarak zikrettiğimiz bu üç ayeti (Ahzâb/34, Nisâ/113, kıyâme/17,19) birlikte değerlendirdiğimizde, Resûlullah(s.a.v.) efendimize, önce Kur’ân ezberletilecek ve daha sonra ezberletilen Kur’ân açıklanacaktır, ayetin lafzından açıkça bellidir ki bu açıklama Kur’ân ayetlerine yönelik olduğu için, Kur’ân dışında indirilen (yani vahyedilen) ve “hikmet” olarak tanımlanan başka bir vahiy türü vardır ve bu “hikmet” okunan, zikredilen bir vahiy türüdür.
Nitekim bizzat Kur’anı Kerim de buna şahadet ederek demiştir ki: “Biz sana Kitab’ı, ancak ihtilâf ettikleri şeyleri onlara beyan etmek, müminler için de hidayet ve rahmet olmak üzere inzal ettik”(4) Bir başka yerde, yine Hazreti Peygamberin, Kur’an ayetlerini şerh ve izah etmekle vazifeli olduğu belirtilmiş ve şöyle denilmiştir: “Sana da Kur’an’ı inza! ettik ki insanlara, kendilerine indirileni beyan edesin; onlar da tefekkür etsinler” (5).
Eğer Hazreti Peygamberin(s.a.v.) söz, fiil ve takrirlerinin hepsine birden sünnet tabirinin ıtlak olduğunu hatırlıyacak olursak,Kur’an’ın mücmel ve mutlak olan ayetlerinin sünnet ile şerh ve izah edildiği kendiliğinden ortaya çıkar. Bunu daha başka bir şekilde ifade etmek gerekirse Hazreti Peygamber(s.a.v.), Kur’an’ın müfessiri olduğu gibi, O’nun sünneti de bu Kitab’ın şerh ve izahıdır ve bu sünnet kitap gibi, Hazreti Peygamber(s.a.v.)’e “hikmet” olarak verilmiştir. Nitekim Âl-i İmran suresinin 164. ayetinde bu husus şöyle açıklanmıştır: “Allah, mü’minlere kendi içlerinden bir Resul gönderdi; bu Resul, onlara ayetlerini okur, onları pak kılar, Kitap ve Hikmet’i öğretir”.
İmam Şafiî bu ayet hakkında şu izahatı verir: “Allah, Kitab’ı zikretti; bu Kur’an’dır; sonra hikmet’i zikretti; bu da, Kur’an ilmine vakıf olan kimselerden işittiğime göre, Resulûllah’ın sünnet’idir; çünkü ayette hikmet lafzı, hemen Kitap lafzını takip etmektedir ve ikisi aynı şey olmadığı gibi, hikmet sünnet’ten başka bir şey de değildir” (6).
Sonuç itibariyle Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in Kur’ân ayetleri dışında bir vahiy aldığı, ayetlerden de anlaşılacağı üzre apaçık bellidir. (Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için şu makalemizi inceleyebilirsiniz;
( https://www.musellem.net/mealciler-nereye-gidiyor-2-gayr-i-metluv-vahiy-var-midir/ )
Peygamberimiz (s.a.v.), İslâmı bütün müesseseleri ve kısımlarıyla tanıtan, anlatan, öğreten, tâlim ettiren, onu Allah Teâlâ’dan alıp layıkıyla tebliğ eden, en ince detaylarına kadar hem vahiy hem de vahyin kontrolünde olduğunda şüphe bulunmayan sünnet ile mü’minlere ileten/ulaştıran elçidir.
Nesh meselesine bakışta Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in dindeki konumunu, fonksiyonunu, şârî vasfını, sünnet’in vahiy ürünü olduğunu gözardı ederek ortaya koyulacak bir anlayış her bakımdan problemli, arızalı olacaktır. Bu bakımdan sünnet’in vahiy kontrolünde, vahiy kaynalı olduğu anlaşılıp idrâk edildiğinde nesh meselesi de zaten vuzûha kavuşacaktır.
Neshin şeriatteki manası konusunda da farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Lisânü’l-Arâb ve İmam Pezdevî’nin “Usûl”ündeki tanımlara baktığımızda, bazı alimler ilk hitapla sabit olan bir hükmün ref olunduğuna delalet eden bir başka hitap olduğunu, bu ikinci hitabın vârid olmaması halinde ilk hükmün baki kalmış olacağını söylemişlerdir.
Bazı alimler, “nesh, şer’i hükmün tatbik sahasında nihayet bulduğunu beyandan ibarettir” demişlerdir. Umumiyetle kabul olunan manaya göre nesh, Allah Teâlâ’ya nazaran, şer’i bir hükmün tatbik sahasında son bulduğunu beyandan ve mükelleflere nazaran da onun ref’inden ibarettir. Bu manadan anlaşıldığına göre nesh, beyanın bir nev’idir. Ancak, neshe beyan manası verirken, her beyanın nesh olmadığını hatırdan çıkarmamak lazım gelir. Mesela namaz ve zekât’ın emredildiği ayetlerde, bu emirden neyin murad edildiği anlaşılmamaktadır; fakat teklif vakti gelince, yani emrin tatbik sahasına çıkarılması tekarrur edince mücmel olan bu ibare de kastedilen hüküm,müfesser olan diğer bir ibare ile beyan olunur; burada nesh bahis mevzuu değildir.
Müslümanların İslâmî eğitimi, terbiyesi ve inanç, amel, ahlâk yönlerinden sağlıklı ve sağlam temellere oturması, dayandırılması ve ruhun, kalbin mâsiyetten, hastalıklardan temizlenip sekînete ve maddemânâ dengesine kavuşturulması için konulmuş kanunlarda, bir ölçü, bir denge ve bir sıralama olması elbette insanoğlunun kabiliyetinin, algısının, zihnî ve fikri gelişiminin zamana bağlı/bağımlı bir denge ile değişimine mebnîdir.
Nesh meselesinin algılanışında, yorumlanışında itirazcılar tarafından dikkate alınmayan birçok detaydan biri de budur. Hasta bir insanın uzun süreli tedavi sürecinde doktor, hasta olan insandaki değişimleri, gelişmeleri, farklılıkları gözlemleyerek kademeli bir şekilde ilacın dozunu değiştirir ya da farklı ilaçlar verir. Hasta bir insanın maddi yapısının tedavisinde bir ölçü ve tedrice bağlılık nasıl ki en önemli faktör ise, insan neslinin ruhî tedavisi ve ictimaî tekâmülü için de vahiy en güzel metodu takip etmiştir.Bir zaman hastanın tedavisi için verilen ilacın aynı hastaya bir müddet sonra verildiğinde onu hasta yapması gibi, bir zaman insanların menfaatine olan bir hükmün, bir zaman sonra onların zararına olması mümkündür. Ve böyle bir hükmü Allah’ın kaldırması hikmetinin ve merhametinin gereğidir. Bu “doktor-hasta” misali elbette meseleyi daha iyi anlamak için verilmiş olsa da hastayı tedavi eden doktorun gözlemlerinde ve kararlarında isabet edememe, yanlış tedavi etme gibi olasılıklar mevcuttur. Allah Teâlâ’nın mutlak ilmi/bilgisi için ise zaman kavramı söz konusu olmadığı içindir ki, Allah Teâlâ’nın mutlak ilmi,her durumda ve meseledeki başlangıcı, gelişmeleri ve sonuçları, ezelde en mükemmel manada ihâtâ etmektedir.
Ulemanın, “nesh” ile “bedâ” arasındaki farkı vurgularken belirttiği gibi Allah Teala için, önceden bilinmeyen bir şey olması ve bunun sonradan bilinir hale gelmesi ve dahi buna bağlı olarak “fikir değiştirme” söz konusu değildir. O, olmuş, olan ve olacak her şeyi mutlak olarak bilendir ve esasen olmuş, olan ve olacak her şeyi “olduran” O’dur.
Hz. Âdem’den bu yana, insanoğlunun kabiliyeti, algısı, zihnî ve fikri gelişimi/değişimi ile paralel olarak nesh vâkıası gerçekleşmiştir. “Mâmin nübüvvetin illâ tenâsehat/ Her peygamberlik müessesesi nesh ile karşılaşmıştır.”(7) hadîs-i şerif’inin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de bu noktaya temas eden ayetler mevcuttur. Şeriâtler arası nesh gerçekleştiği gibi, aynı şeriat içinde de nesh vakıâsı cereyan etmiştir.
İslâm şeriat’ında nesh olgusunun zaman zaman vukû bulduğu, vahyin nüzûlü sürecinde Resûlullah(s.a.v.)’in muhatapları arasında mü’minler olduğu gibi müşrikler ve ehl-i kitap ta mevcuttu ve bu çevrelerden nesh olgusuna karşı bazı olumsuz reaksiyonlar meydana geliyordu, bunu Kur’ân’ı Kerim şöyle vurgulamıştır; “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (öncekini neshederek) getirdiğimiz vakit -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir- dediler ki: sen ancak bir iftiracısın. Hayır, onların pek çoğu bilmezler.”(8) Ayette dikkat çekilen “Allah Teâlâ neyi indirdiğini ve neyi indireceğini çok iyi bilendir” detayı Allah Teâlâ’nın cehil (bedâ) gibi sıfatlardan münezzeh olduğunu vurgulamaktadır ve nâsih-mensûh meselesindeki nesh olgusunun gerçekleşmesi, nâsih (nesheden) bir hükmün ortaya çıkışı, meselenin tamamen bize dönük olan yönüdür, Allah Teâlâ için ikinci bir hüküm hiçbir zaman yeni ve/veya meçhul değildir.
İmam Serahsî, nesh’in bir beyân (açıklama) türü olduğunu söylemiştir, ona göre mutlak bir emir ihtiva eden bir ayet indiği zaman bize nazaran o ayetin hükmü ebediyete kadar geçerlidir. Zamanı, mekânı, geçmişi, geleceği ve her şeyin hakikatini hakkıyla bilen Allah Teala, böyle bir ayetin hükmünü değiştiren başka bir ayet indirdiği zaman anlarız ki Allah Teala, evvelki ayetin hükmünün yürürlükte kalma müddetinin sona erdiğini beyan buyurmakta ve evvelki ayetin hükmünün, sonraki ayetin hükmü ile tebdil edildiğini (değiştirildiğini) bildirmektedir.(9)
Nesh meselesini vuzûha kavuşturmadan, birbiriyle alakalı olan Kur’ân ayetlerinin gereği gibi anlaşılması mümkün değildir. Buradaki “birbiriyle yakından ilişkili Kur’an ayetleri” ifadesinden kastımız, özellikle ilk bakışta aralarında bir çelişki varmış gibi görünen ayetlerdir. Öyle ki, aynı konuda hüküm getiren ayetlerden birisiyle amel edildiği zaman öbürünün getirdiği hüküm askıda kalmakta, bir diğer ifadeyle, aynı konuda hüküm getirmiş olan bir kısım ayetlerin hepsiyle aynı anda amel etmek mümkün olmamaktadır.
Kur’ân’ı Kerim’in –diğer semavî kitapların aksine- 23 yılda peyderpey, ayet ayet nâzil olması da, insanoğlunun dinî gelişimi, değişimi, dönüşümü noktasında ilâhî bir ölçü, bir denge ve tertip olduğunun en mühim delillerinden birisidir. Cahiliye devri insanlarının bağımlı olduğu âdetleri, kuralları, alışkanlıkları bir anda değiştirmek için İslâm şeriati bir defa da nâzil olsaydı, bu ağır yüke tahammül edememeleri, yeni dinin hükümlerinden nefret etmeleri gibi bir durum söz konusu olurdu. Bu sebeple hükümler kısım kısım gönderilmiştir, buna en iyi örneklerden birisi de İçkinin haram edilişi ile ilgili ayetlerdir. Bu ayetlerden -nüzûl sırasına göre ilki olan- Bakarâ/219 ayeti ve ikinci olarak Nisâ/42 ayeti mensûh(neshedilmiş), son ayet olan Mâide/93 ise hükmü geçerli olan(nesheden) ayettir. Bu ayetlerin nüzûl sırasını bizlere bildiren yine Sünnet/Hadîs’tir. Sünneti/Hadisleri delil olarak görmeyen, bu delillere itibar etmeyen birisi, bu ayetlerin hangi sırayla nâzil olduğunu bilemeyeceği için mensûh bir hükümle amel etme olasılığı yüksektir ve böyle kişiler her ne kadar “biz yalnız Kur’ân ile amel ederiz” gibi içi boş söylemleri bayraklaştırsalar da, Nûzul sırasını bilemeyecekleri için Kur’ân ile amel etmiş olmazlar, ilk iki ayetten birisi ile amel ettiklerinde ise -tabir-i caizse- Peygamberimiz(s.a.v.)’in getirdiği şeriati bırakıp İsa(a.s.)’ın şeriati ile amel etmelerinden hiçbir farkı olmayacaktır.
Kur’ân’da nesh’e delâlet eden en kuvvetli delillerden birisi Nâhl/101 ayetidir; “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (öncekini neshederek) getirdiğimiz vakit -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir- dediler ki: sen ancak bir iftiracısın. Hayır, onların pek çoğu bilmezler.”
Bu ayette, bir ayetin veya bir hükmün diğer bir hükümle değiştirildiği veya neshedildiği açıkça belirtilmiştir. Hazreti Peygamber(s.a.v.), ilk hükme muhalif bir hüküm vaz eden vahyi okuduğu zaman kafirler onunla alay ederler ve “Sen, Allah’a iftira ediyorsun; eğer senin söylediklerin Allah kelamı olsa idi onda tebdil olur mu idi?” diyerek onu yalanlamaya kalkışırlardı. Fakat Allah Teâlâ, Peygamberine ne gönderdiğini ve ne vahyettiğini en iyi bilendi. İnsanların maslahatına bugün uyan şeyle yarın uyacak olan şeyi ancak O takdir edebilirdi. Kafirler ise bunu anlayamazlardı.
Fahru’d-din er-Râzî’ nin tefsirinde(10) kaydettiğine göre bir mesele hakkında şiddetli bir hükmü ihtiva eden bir ayet nazil olduğu, sonra da bu hüküm bir başka ayetle hafifletildiği zaman,Kureyş kafirleri derlerdi ki; “Muhammed ashabı ile İstihzâ(alay) ediyor, bugün emrettiği şeyi ertesi gün nehyediyor.Onun söylediği şeyler Allah kelâmı değildir; bunları kendisi söylüyor”. Kafirlerin bu sözleri üzerine mezkûr ayet nâzil olmuştur.
Yine Kur’ân’da nesh’e delil teşkil eden ayetlerden birisi de Bakarâ sûresinde geçen; “Biz nesh ettiğimiz veya unutturduğumuz bir ayetin yerine ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.”(11) ayetidir.
Nahl/101 ve Bakarâ/106 ayetlerini birlikte ele aldığımızda, Kur’an’daki neshin, bir “beyan-ı tebdil” olduğu sonucuna varırız. Ki buna göre nesh, sonra gelen bir şer’î delilin, daha önce gelmiş bir şer’î hükmün hilafına delalet etmesidir ki, ilm-i ilahîye nazaran evvelki hükmün müddetinin sona erdiğini beyan, bizim ilmimize nazaran da, zahiren kıyamete kadar baki görünen o hükmün kaldırılması ve değiştirilmesidir. (12)
Bakarâ/106 ayetinin ifadesi, Kur’an’ın, daha evvel gönderilmiş semavî kitapları neshini anlattığı gibi, Kur’an ayetleri arasında da nesh olayının cereyan ettiğini anlatır özelliktedir. Çünkü ayetteki ifade umum bildirir.(13) Nahl/101 ayeti ise bu umum’u destekler mahiyette olup, ortaya koymaktadır.
Yine, Kur’ân’da nesh’e delâlet eden ayetlerden bir diğeri de şudur; “Allah istediğini imha, istediğini ibkâ eder. Ummû’I-Kitap, O’nun nezdindedir”(14). İmam Şafiî’nin naklettiğine göre ayet “Allah, istediği farzı imhâ, istediği farzı ibkâ eder” manasındadır (15). Farzın imhası ise neshten başka bir şey değildir.
Nahl/101 ayetinin nesh’e delâlet etmediğini ispat sadedinde ileri sürülen, bu ayetin mekkî olduğu ve neshe medar olan ahkâm ayetlerinin henüz inzâl olmadığı ve dolayısıyla bu ayetlerin neshe delil olmayacağı, söz konusu olan “değiştirme”nin ayetler arasında gerçekleşen “takdim-tehir” gibi bir tertip değişikliği olduğu iddiası ve yine bu ayetle ilgili bir başka iddia olan bu ayetin zaman ve mekân değişikliğini ve buna mukâbil risâleti işaret ettiği iddiaları bazı vechelerden bâtıldır.
Öncelikle bu ayetin mekkî olduğu Kur’ân’dan değil rivâyetlerden bilinebilmektedir, dolayısıyla bu ayetin mekkî olduğunu bildiren rivâyetlere güvenip te, Kur’ân’da nesh gerçekleştirdiğini bizlere bildiren sahih rivayetlere güvenmemek usûl ve mantık açısında tutarsızlıktır. Ayrıca söz konusu bazı rivâyetler mekke döneminde (mi’rac hadisesinden önce) Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mekke’de iken iki rekât sabah, iki rekât da akşam vakti olmak üzere günde iki vakit namaz kıldığını anlatmaktadır. Bu, tamamen ahkâmla ilgili bir husustur. Buna dair daha başka örnekler de verilebilir. İmam Şâtıbî bu konuda şöyle der: “Şeriat ahkâmından Mekke’de inmiş olanların genellikle dinde küllî ahkâm ve kavaid-i usuliyye cümlesinden olduğu takarrur ettiğine göre, bu durum, Mekke’de inen ahkâmın çok değil, az olmasını gerektirir…”(16).
Ayet hakkında ortaya koyulan bir başka iddia olan, ayette vurgulanan söz konusu “değiştirme”nin ayetler arasında gerçekleşen “takdim-tehir” gibi bir tertip olduğu iddiası gelince, herşeyden önce ayete siyâk-sibâk bütünlüğünde baktığımızda böyle bir yorumun mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Zira ayetin devamında, inkârcıların, Hz. Peygamber (s.a.v)’i iftiracılıkla suçladıkları ifade edilmektedir. Dolayısıyla eğer bu ayeti, Kur’an ayetlerinin, içinde yer aldıkları surelerdeki yerlerinin değiştirilmesini anlattığı şeklinde yorumlayacak olursak, burada inkârcıların bu tepkisine ve itirazına bir anlam vermemiz mümkün olmaz. Bu açıklama, sözkonusu ayetin “takdim-tehir” gibi bir tertibi anlattığı şeklindeki yorumu geçersiz kılmaktadır.
Yine Nahl/101 ayeti hakkında bir diğer itiraz olan ayetin şeriatler ve Peygamberler arası bir risâlet değişikliğini işaret ettiği iddiasına gelince, ayetin bağlamı ve devamı bu iddiayı da geçersiz kılmaktadır. Zira ayetin devamında -105. ayete kadar gidildiğinde- hep inkârcıların Kur’an ayetleri hakkındaki itirazlarının cevaplandırıldığı ve meselenin tamamen Kur’an ayetleri etrafında işlendiği görülecektir.
Kur’ân’da, İslâm şeriâtinde nesh olmadığını iddia edenlerin itirazlarını şöyle toparlayabiliriz;
a- Onlara göre, Kur’ân ayetleri arasında Nesh ilişkisi yoktur. Mevcut Kur’ân’ın bütün ayetlerinin hükmü vardır ve geçerlidir. Bu hükümler arasında şu an uygulanmayanlarla ise zamanı geldiğinde ve şartlar elverdiğinde amel edilebilir.
b- Nesh’i kabul etmeyen bazı kişilere göre Kur’ân’ın bazı ayetlerde anlattığı Nesh kendisinden önceki ilâhî kitapların hükmünü kaldırmasıdır, bazılarına göre ise böyle bir şey de sözkonusu değildir ve bu iddia Kur’ân’ın ruhuna (!) terstir.
c- İtirazcılara göre, Kur’ân’daneshedilmiş ayetler bulunduğu iddiası Kur’ân’ın veya Peygamber(s.a.v.)’in değil alim denilen bazı kimselerin Kur’ân’a uyguladıkları ya da Peygambere atfettikleri düşüncelerdir.
d- İtirazcılar yine, bazı ayetlere (17) dayanarak Kur’ân’da çelişki olmayacağını, dolayısıyla neshin mümkün olmayacağını ileri sürüyorlar.
e- İtirazcılar yine “Allah kendi hükmünde hiçkimseyi ortak kılmaz”(18) ayetine ve “Hüküm yalnızca Allah’ındır.”(19) ayetine dayanarak Peygamber(s.a.v.)’in Farz kılma, haram,helal hükmü verme ve bazı ayetleri geçersiz kılma yetkisine sahip olmadığını ileri sürerler.
Bu iddialardan ilkini ele aldığımızda, Eğer Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde yazıya geçirilmiş olan ve bize kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiş bulunan Kur’ân ayetleri arasında nesh cereyan etmemiş ise ve dahi Kur’ân’daki her ayetin uygulanacağı bir zaman ve zemin var ise, bazı ayetleri açıklamak, izak etmek müşkil bir durum halini alacaktır. Mesela Bakarâ/219 ayetinde “Sana şaraptan ve meysirden soruyorlar. De ki: “O ikisinde büyük günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günahı yararından büyüktür….” buyurulmaktadır. Bu ayette şarabın haram kılınmadığı, aksine onun birtakım faydaları olsa da, günahının yararından büyük olduğu ifade edilmektedir. Nesh’i kabul etmeyen bazı kimseler, yazdıkları meâllerde de bu ayetin şarabı haram kıldığına dair herhangi birşey söylememektedir.(20) Buna göre İslam’ın, hamr ve meysir hakkındaki “son hüküm” olan haramlık hükmünden önce daha değişik bir hükmü olduğu itirazcılar tarafından zımnen kabul edilmektedir.
O halde “Kur’ân’da nesh yoktur, Kur’an’daki her ayetin hükmü vardır” diyenler hamr ve meysirin haram olduğunu bildirmeyen yukarıdaki ayet ile amel edilebileceği görüşünde midir?
Yine itirazcıların iddiasına göre, içki(hamr) ile ilgili ayetlerden bir diğeri; “Ey iman edenler, ne dediğinizi bilmeniz için, sarhoş iken namaza yaklaşmayınız.”(21) ayetinin de bir hükmü olmalıdır. Dolayısıyla müslümanların sarhoş olmalarının değil, sarhoş iken namaza yaklaşmalarının yasak olduğu bir zaman veya ortam bulunabilir yahut kişi sarhoş olmadıkça ve ne dediğinin farkında oldukça içki içtiği halde namaz kılabilir iddiasında bulunulabilir mi? Birisi çıkıp da, “hamr ve meysiri kesin olarak yasaklamayan ayetlerin de uygulanacağı zaman vardır” diyecek olursa, itirazcılar buna itiraz edebilirler mi?
Kur’ân’da nesh’e delil teşkil eden daha doğrusu nesh’in vukû bulduğu bir diğer örnek ise enfâl 65. ve 66. ayetlerdir. Bu ayetlerden ilkinde mü’minlerden 20 sabırlı kişinin, ikiyüz kâfire galip geleceği, yine mü’minlerden sabırlı 100 kişinin de 1000 kâfire galip geleceği bildirilmektedir. Ancak hemen bir sonraki ayette sabreden 100 kişinin 200 kafire galib geleceği, 1000 kişinin de 2000 kafire galib geleceği bildirilmektedir. Kur’ân’da nesh’i kabul etmeyen mu’tezilî alim el-İsfahâni’ye göre bu ayette nesh olmadığı, ilk ayetin bir emir bildirmeyip durum bildirdiği söylense de bu durumda 66. ayetin başındaki ““Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ” ifadesinin izahı mümkün olmamaktadır. Zira açıktır ki, eğer bir hüküm hafifletilmiş ise, onda, hitap ettiği kitleye yönelik olarak açık bir değişiklik yapılmış demektir. Yani daha önce “ağır” olan bir hüküm kaldırılarak, yerine ondan daha hafif olan bir hüküm konulmuş ise, burada ağır olan hükmün yürürlükten kaldırılması söz konusudur. Prensip olarak bunun tersi de böyledir. Yani eğer daha önce hafif bir hüküm mevcut iken, bilahare o hüküm, başka bir ayet ile ağırlaştırılmış ise, orada da bir nesh hadisesi vuku bulmuş demektir.Buna örnek olarak ta Nisâ sûresinin 15-16 ayetleri ve 20. ayetlerindeki “zinanın hükmü”nün değişmesi zikredilebilir.
İtirazcıların ileri sürdüğü bir diğer iddia olan hüküm koymanın Allah’a ait olduğu ve kendi hükmüne hiçkimseyi ortak etmediğini bildiren ayetlere dayanarak ortaya attıkları iddialar ise, Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in Şârî vasfının inkârı ve Sünnet’in vahiy kaynaklı olmadığı kabul ve iddiasından kaynaklanmaktadır. Yukarıda bu iddiayı iptal eden bazı ayetler zikretmiştik. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Şârî (Hüküm koyucu) olduğu için ve Sünnet te vahiy kaynaklı, vahyin denetiminde olduğu için Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in din hakkında ortaya koyduğu veya değiştirdiği herhangi bir hüküm dolaylı olarak Allah Teâlâ tarafından değiştirilmiş olmaktadır.
Yukarıdan beri verdiğimiz örnekler ve deliller açıkça gösteriyor ki, Kur’ân’da nesh olduğu vâkîdir.
Burda bir noktaya daha dikkat çekerek yazımızı sonlandıralım; birtakım müfessirlerin (özellikle mütekaddimun müfessirlerin) ve nâsih-mensuh konusu ile ilgili olarak eser veren müelliflerin, Kur’an’daki mensûh ayetlerin sayısı hakkında abartılı rakamlar zikretmeleri ve farklı sayılar ortaya koymaları, bu alimlerin “nesh” kelimesine yükledikleri anlam farklılığından kaynaklanmaktadır.
Alimlerin, mensuh ayet sayısındaki ihtilafı, Kur’ân’da hiç mensûh ayet bulunmadığının delili olarak kullanılamaz.
Bir sonraki yazımızda, Nesh’i kabul eden ulema arasında sâdır olan, Sünnet’in bazı Kur’ân ayetlerini neshedip edemeyeceği konusundaki ihtilaflara ve Neshin mahiyeti konusundaki ihtilâflara değinelim inşallah.
Ve’sselâmu âlâ meni’ttebeâlhudâ
Dipnotlar:
1- Ahzâb, 34.
2- Nisâ, 113.
3- Kıyâme, 17 – 19.
4- Nahl, 64.
5- Nahl, 44.
6- Er-Risâle, 78.
7- Müslim, zühd, 14; Ahmed b. Hanbel, IV, 174.
8-Nâhl, 101.
9- Bkz. es-Serahsî, “Usûlu’s-Serahsî”, II, 54.
10- er-Râzî, Tefsîr, V.519.
11- Bakarâ, 106.
12-Elmalılı, “Hak Dini Kur’an Dili”, I, 460.
13- Elmalılı, “Hak Dini Kur’an Dili”, I, 459.
14- Râd, 39.
15- Er-Risâle, 78.
16- “el-Muvâfakât”, III, 78.]
17- Örnek; Fussilet/42, Nisâ/82
18- Kehf/26
19- Yusuf/40
20- Bknz: Süleyman Ateş, “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri”, I, 215.
21- en-Nisâ, 43.
Bismillahirrahmanirrahiym
Nesh meselesi modern zamanlarda zuhur etmiş bir tartışma konusu olsa da, geçmişte de bazı Bidât ehli alimler tarafından da inkâr edilmiştir. İslâm’da bazı iç ve dış etkilerle birlikte ortaya çıkan i’tikâdî fırkalardan birisi olan Mu’tezîle’den -el-İsfahânî gibi- bazı alimlerin nesh’i kabul etmediği bilinmektedir. Lakin geçmişte Mu’tezîle’nin nesh’i inkâr sebepleri ve metodu ile günümüzdeki Modernistlerin ki farklıdır. Nesh meselesi, reddedenleri ve kabul edenleri arasındaki ihtilâflardan ziyade, Kur’ân ahkâmının yalnız Kur’ân ahkâmıyla ve Sünnet ahkâmının da yalnız Sünnet ahkâmı ile Allah Teâlâ ve Peygamber(s.a.v.) tarafından neshedilebileceğinin kabul edildiği görüşüyle beraber Kur’ân’ın Sünnet’i neshebileceği ve Sünnet’in de -vahiy kaynaklı olduğu için- Kur’ân’ı nesehebileceği görüşünü savunan ulemanın varlığı gibi veya nesh edilen ayetlerin sayısı hakkında yaşanan ihtilâf gibi, nesh’i kabul edenler arasında meydana gelen, mahiyet yönünden ortaya çıkmış ihtilâflarla değişik, farklı veçheleriyle tartışılmış bir konudur.
Nesh konusunda “dış ihtilâf” olarak tanımlayacağımız ihtilâf türü yani Nesh’i reddedenler ve Nesh’i kabul edenler arasındaki ihtilâf aslında tamamen Kur’ân ve Sünnet anlayışındaki farklılıklardan ortaya çıkmıştır. Modern zamanlarda neshi inkâr edenlerin genel Kur’ân ve İslâm anlayışlarına baktığımızda, nesh meselesini reddeden insanların aynı zamanda Nüzûl-i İsa(a.s.), Kadere İman, Recm meselesi, Kabir Azabı v.b. meseleler gibi mütevatir ve/veya sahih sünnet ya da icmâ ile sabit olan meseleleri de inkâr ettikleri görülmektedir. Şu halde söz konusu reddin temelinde yatan asıl sebep sünnet’e, hadislere ve sahabe’nin din anlayışına arızalı bakış açısıdır. Bu bağlamda, nesh meselesinin asıl üzerinde konuşulması gereken vechesi, bu problemli bakış açısıdır. Bu farklı bakış açısına sahip olan kişilerin/zümrelerin kullandığı en temel söylemlerden birisi de Sünnet’in, Hadislerin ve dolayısıyla Hadisleri nakleden Sahabe ve sonrası kuşakların güvenilir olmadığı, Kur’ân’ın korunmuş olduğu fakat Hadisler için böyle bir garantinin olmadığı iddiasıdır. Her ne kadar bu iddiayı sloganlaştırıp sürekli dillendirseler de, Kur’ân’ı aslında bilinçsiz ve usûlsüz bir okuma, anlama faaliyeti içinde oldukları apaçık ortadadır. Zira hadislerin , sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu, vahyin denetiminde olduğunu bize açıkça bildiren birçok ayet mevcuttur. Biz bu makalede bu ayetlerden bir kısmını zikretmekle iktifâ edip, meselenin detaylarını daha önce kaleme almış olduğumuz bir makaleye havale edeceğiz.
Resûlullah (s.a.v.)’in sünnet’inin vahiy kaynaklı, vahyin denetiminde (gayr-i metlûv vahiy) olduğuna dair delil teşkil eden ayetlerden birisi; “Ey Peygamber hanımları, evinizde okunan ayetleri ve hikmeti hatırlayınız” (1) ayetidir. Ayet-i kerîme’den anlaşıldığına göre hikmet, ayetlerden ayrı ve okunan bir şeydir. Buradaki hikmetin sünnetten başka birşey olması düşünülemez.
Bir diğer ayet ise; “Biz sana kitabı ve hikmeti indirdik ve bilmediklerini de öğrettik”.(2) Bu ayet-i kerîme’de ise, hikmet Kur’ân gibi indirilmektedir. Öyleyse sünnetin karşılığı olan bu hikmet -anlaşıldığı üzere-vahyedilmektedir.
Yine bir başka ayette; “Ey Peygamber (s.a.v.) acele etmek için dilini hareket ettirme, onun (Kur’an) toplanması ve okunması bize aittir. Biz sana onu okuduğumuz zaman onun kıraatına tabi ol, ondan sonra onun açıklaması yine bize aittir.” (3)
Burada çok açık bir ifade ile Cenab-ı Hak, vahiy yoluyla Kur’an’ı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilkâ ettikten sonra, Kur’ân’ın açıklamasının da Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla yine O’na (zâtına) ait olduğunu vurgulamıştır. Böylelikle Kur’an’ın beyanı olan sünnetinde vahiy yoluyla geldiği anlaşılmaktadır.
Örnek olarak zikrettiğimiz bu üç ayeti (Ahzâb/34, Nisâ/113, kıyâme/17,19) birlikte değerlendirdiğimizde, Resûlullah(s.a.v.) efendimize, önce Kur’ân ezberletilecek ve daha sonra ezberletilen Kur’ân açıklanacaktır, ayetin lafzından açıkça bellidir ki bu açıklama Kur’ân ayetlerine yönelik olduğu için, Kur’ân dışında indirilen (yani vahyedilen) ve “hikmet” olarak tanımlanan başka bir vahiy türü vardır ve bu “hikmet” okunan, zikredilen bir vahiy türüdür.
Nitekim bizzat Kur’anı Kerim de buna şahadet ederek demiştir ki: “Biz sana Kitab’ı, ancak ihtilâf ettikleri şeyleri onlara beyan etmek, müminler için de hidayet ve rahmet olmak üzere inzal ettik”(4) Bir başka yerde, yine Hazreti Peygamberin, Kur’an ayetlerini şerh ve izah etmekle vazifeli olduğu belirtilmiş ve şöyle denilmiştir: “Sana da Kur’an’ı inza! ettik ki insanlara, kendilerine indirileni beyan edesin; onlar da tefekkür etsinler” (5).
Eğer Hazreti Peygamberin(s.a.v.) söz, fiil ve takrirlerinin hepsine birden sünnet tabirinin ıtlak olduğunu hatırlıyacak olursak,Kur’an’ın mücmel ve mutlak olan ayetlerinin sünnet ile şerh ve izah edildiği kendiliğinden ortaya çıkar. Bunu daha başka bir şekilde ifade etmek gerekirse Hazreti Peygamber(s.a.v.), Kur’an’ın müfessiri olduğu gibi, O’nun sünneti de bu Kitab’ın şerh ve izahıdır ve bu sünnet kitap gibi, Hazreti Peygamber(s.a.v.)’e “hikmet” olarak verilmiştir. Nitekim Âl-i İmran suresinin 164. ayetinde bu husus şöyle açıklanmıştır: “Allah, mü’minlere kendi içlerinden bir Resul gönderdi; bu Resul, onlara ayetlerini okur, onları pak kılar, Kitap ve Hikmet’i öğretir”.
İmam Şafiî bu ayet hakkında şu izahatı verir: “Allah, Kitab’ı zikretti; bu Kur’an’dır; sonra hikmet’i zikretti; bu da, Kur’an ilmine vakıf olan kimselerden işittiğime göre, Resulûllah’ın sünnet’idir; çünkü ayette hikmet lafzı, hemen Kitap lafzını takip etmektedir ve ikisi aynı şey olmadığı gibi, hikmet sünnet’ten başka bir şey de değildir” (6).
Sonuç itibariyle Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in Kur’ân ayetleri dışında bir vahiy aldığı, ayetlerden de anlaşılacağı üzre apaçık bellidir. (Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için şu makalemizi inceleyebilirsiniz;
( https://www.musellem.net/mealciler-nereye-gidiyor-2-gayr-i-metluv-vahiy-var-midir/ )
Peygamberimiz (s.a.v.), İslâmı bütün müesseseleri ve kısımlarıyla tanıtan, anlatan, öğreten, tâlim ettiren, onu Allah Teâlâ’dan alıp layıkıyla tebliğ eden, en ince detaylarına kadar hem vahiy hem de vahyin kontrolünde olduğunda şüphe bulunmayan sünnet ile mü’minlere ileten/ulaştıran elçidir.
Nesh meselesine bakışta Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in dindeki konumunu, fonksiyonunu, şârî vasfını, sünnet’in vahiy ürünü olduğunu gözardı ederek ortaya koyulacak bir anlayış her bakımdan problemli, arızalı olacaktır. Bu bakımdan sünnet’in vahiy kontrolünde, vahiy kaynalı olduğu anlaşılıp idrâk edildiğinde nesh meselesi de zaten vuzûha kavuşacaktır.
Neshin şeriatteki manası konusunda da farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Lisânü’l-Arâb ve İmam Pezdevî’nin “Usûl”ündeki tanımlara baktığımızda, bazı alimler ilk hitapla sabit olan bir hükmün ref olunduğuna delalet eden bir başka hitap olduğunu, bu ikinci hitabın vârid olmaması halinde ilk hükmün baki kalmış olacağını söylemişlerdir.
Bazı alimler, “nesh, şer’i hükmün tatbik sahasında nihayet bulduğunu beyandan ibarettir” demişlerdir. Umumiyetle kabul olunan manaya göre nesh, Allah Teâlâ’ya nazaran, şer’i bir hükmün tatbik sahasında son bulduğunu beyandan ve mükelleflere nazaran da onun ref’inden ibarettir. Bu manadan anlaşıldığına göre nesh, beyanın bir nev’idir. Ancak, neshe beyan manası verirken, her beyanın nesh olmadığını hatırdan çıkarmamak lazım gelir. Mesela namaz ve zekât’ın emredildiği ayetlerde, bu emirden neyin murad edildiği anlaşılmamaktadır; fakat teklif vakti gelince, yani emrin tatbik sahasına çıkarılması tekarrur edince mücmel olan bu ibare de kastedilen hüküm,müfesser olan diğer bir ibare ile beyan olunur; burada nesh bahis mevzuu değildir.
Müslümanların İslâmî eğitimi, terbiyesi ve inanç, amel, ahlâk yönlerinden sağlıklı ve sağlam temellere oturması, dayandırılması ve ruhun, kalbin mâsiyetten, hastalıklardan temizlenip sekînete ve maddemânâ dengesine kavuşturulması için konulmuş kanunlarda, bir ölçü, bir denge ve bir sıralama olması elbette insanoğlunun kabiliyetinin, algısının, zihnî ve fikri gelişiminin zamana bağlı/bağımlı bir denge ile değişimine mebnîdir.
Nesh meselesinin algılanışında, yorumlanışında itirazcılar tarafından dikkate alınmayan birçok detaydan biri de budur. Hasta bir insanın uzun süreli tedavi sürecinde doktor, hasta olan insandaki değişimleri, gelişmeleri, farklılıkları gözlemleyerek kademeli bir şekilde ilacın dozunu değiştirir ya da farklı ilaçlar verir. Hasta bir insanın maddi yapısının tedavisinde bir ölçü ve tedrice bağlılık nasıl ki en önemli faktör ise, insan neslinin ruhî tedavisi ve ictimaî tekâmülü için de vahiy en güzel metodu takip etmiştir.Bir zaman hastanın tedavisi için verilen ilacın aynı hastaya bir müddet sonra verildiğinde onu hasta yapması gibi, bir zaman insanların menfaatine olan bir hükmün, bir zaman sonra onların zararına olması mümkündür. Ve böyle bir hükmü Allah’ın kaldırması hikmetinin ve merhametinin gereğidir. Bu “doktor-hasta” misali elbette meseleyi daha iyi anlamak için verilmiş olsa da hastayı tedavi eden doktorun gözlemlerinde ve kararlarında isabet edememe, yanlış tedavi etme gibi olasılıklar mevcuttur. Allah Teâlâ’nın mutlak ilmi/bilgisi için ise zaman kavramı söz konusu olmadığı içindir ki, Allah Teâlâ’nın mutlak ilmi,her durumda ve meseledeki başlangıcı, gelişmeleri ve sonuçları, ezelde en mükemmel manada ihâtâ etmektedir.
Ulemanın, “nesh” ile “bedâ” arasındaki farkı vurgularken belirttiği gibi Allah Teala için, önceden bilinmeyen bir şey olması ve bunun sonradan bilinir hale gelmesi ve dahi buna bağlı olarak “fikir değiştirme” söz konusu değildir. O, olmuş, olan ve olacak her şeyi mutlak olarak bilendir ve esasen olmuş, olan ve olacak her şeyi “olduran” O’dur.
Hz. Âdem’den bu yana, insanoğlunun kabiliyeti, algısı, zihnî ve fikri gelişimi/değişimi ile paralel olarak nesh vâkıası gerçekleşmiştir. “Mâmin nübüvvetin illâ tenâsehat/ Her peygamberlik müessesesi nesh ile karşılaşmıştır.”(7) hadîs-i şerif’inin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de bu noktaya temas eden ayetler mevcuttur. Şeriâtler arası nesh gerçekleştiği gibi, aynı şeriat içinde de nesh vakıâsı cereyan etmiştir.
İslâm şeriat’ında nesh olgusunun zaman zaman vukû bulduğu, vahyin nüzûlü sürecinde Resûlullah(s.a.v.)’in muhatapları arasında mü’minler olduğu gibi müşrikler ve ehl-i kitap ta mevcuttu ve bu çevrelerden nesh olgusuna karşı bazı olumsuz reaksiyonlar meydana geliyordu, bunu Kur’ân’ı Kerim şöyle vurgulamıştır; “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (öncekini neshederek) getirdiğimiz vakit -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir- dediler ki: sen ancak bir iftiracısın. Hayır, onların pek çoğu bilmezler.”(8) Ayette dikkat çekilen “Allah Teâlâ neyi indirdiğini ve neyi indireceğini çok iyi bilendir” detayı Allah Teâlâ’nın cehil (bedâ) gibi sıfatlardan münezzeh olduğunu vurgulamaktadır ve nâsih-mensûh meselesindeki nesh olgusunun gerçekleşmesi, nâsih (nesheden) bir hükmün ortaya çıkışı, meselenin tamamen bize dönük olan yönüdür, Allah Teâlâ için ikinci bir hüküm hiçbir zaman yeni ve/veya meçhul değildir.
İmam Serahsî, nesh’in bir beyân (açıklama) türü olduğunu söylemiştir, ona göre mutlak bir emir ihtiva eden bir ayet indiği zaman bize nazaran o ayetin hükmü ebediyete kadar geçerlidir. Zamanı, mekânı, geçmişi, geleceği ve her şeyin hakikatini hakkıyla bilen Allah Teala, böyle bir ayetin hükmünü değiştiren başka bir ayet indirdiği zaman anlarız ki Allah Teala, evvelki ayetin hükmünün yürürlükte kalma müddetinin sona erdiğini beyan buyurmakta ve evvelki ayetin hükmünün, sonraki ayetin hükmü ile tebdil edildiğini (değiştirildiğini) bildirmektedir.(9)
Nesh meselesini vuzûha kavuşturmadan, birbiriyle alakalı olan Kur’ân ayetlerinin gereği gibi anlaşılması mümkün değildir. Buradaki “birbiriyle yakından ilişkili Kur’an ayetleri” ifadesinden kastımız, özellikle ilk bakışta aralarında bir çelişki varmış gibi görünen ayetlerdir. Öyle ki, aynı konuda hüküm getiren ayetlerden birisiyle amel edildiği zaman öbürünün getirdiği hüküm askıda kalmakta, bir diğer ifadeyle, aynı konuda hüküm getirmiş olan bir kısım ayetlerin hepsiyle aynı anda amel etmek mümkün olmamaktadır.
Kur’ân’ı Kerim’in –diğer semavî kitapların aksine- 23 yılda peyderpey, ayet ayet nâzil olması da, insanoğlunun dinî gelişimi, değişimi, dönüşümü noktasında ilâhî bir ölçü, bir denge ve tertip olduğunun en mühim delillerinden birisidir. Cahiliye devri insanlarının bağımlı olduğu âdetleri, kuralları, alışkanlıkları bir anda değiştirmek için İslâm şeriati bir defa da nâzil olsaydı, bu ağır yüke tahammül edememeleri, yeni dinin hükümlerinden nefret etmeleri gibi bir durum söz konusu olurdu. Bu sebeple hükümler kısım kısım gönderilmiştir, buna en iyi örneklerden birisi de İçkinin haram edilişi ile ilgili ayetlerdir. Bu ayetlerden -nüzûl sırasına göre ilki olan- Bakarâ/219 ayeti ve ikinci olarak Nisâ/42 ayeti mensûh(neshedilmiş), son ayet olan Mâide/93 ise hükmü geçerli olan(nesheden) ayettir. Bu ayetlerin nüzûl sırasını bizlere bildiren yine Sünnet/Hadîs’tir. Sünneti/Hadisleri delil olarak görmeyen, bu delillere itibar etmeyen birisi, bu ayetlerin hangi sırayla nâzil olduğunu bilemeyeceği için mensûh bir hükümle amel etme olasılığı yüksektir ve böyle kişiler her ne kadar “biz yalnız Kur’ân ile amel ederiz” gibi içi boş söylemleri bayraklaştırsalar da, Nûzul sırasını bilemeyecekleri için Kur’ân ile amel etmiş olmazlar, ilk iki ayetten birisi ile amel ettiklerinde ise -tabir-i caizse- Peygamberimiz(s.a.v.)’in getirdiği şeriati bırakıp İsa(a.s.)’ın şeriati ile amel etmelerinden hiçbir farkı olmayacaktır.
Kur’ân’da nesh’e delâlet eden en kuvvetli delillerden birisi Nâhl/101 ayetidir; “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (öncekini neshederek) getirdiğimiz vakit -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir- dediler ki: sen ancak bir iftiracısın. Hayır, onların pek çoğu bilmezler.”
Bu ayette, bir ayetin veya bir hükmün diğer bir hükümle değiştirildiği veya neshedildiği açıkça belirtilmiştir. Hazreti Peygamber(s.a.v.), ilk hükme muhalif bir hüküm vaz eden vahyi okuduğu zaman kafirler onunla alay ederler ve “Sen, Allah’a iftira ediyorsun; eğer senin söylediklerin Allah kelamı olsa idi onda tebdil olur mu idi?” diyerek onu yalanlamaya kalkışırlardı. Fakat Allah Teâlâ, Peygamberine ne gönderdiğini ve ne vahyettiğini en iyi bilendi. İnsanların maslahatına bugün uyan şeyle yarın uyacak olan şeyi ancak O takdir edebilirdi. Kafirler ise bunu anlayamazlardı.
Fahru’d-din er-Râzî’ nin tefsirinde(10) kaydettiğine göre bir mesele hakkında şiddetli bir hükmü ihtiva eden bir ayet nazil olduğu, sonra da bu hüküm bir başka ayetle hafifletildiği zaman,Kureyş kafirleri derlerdi ki; “Muhammed ashabı ile İstihzâ(alay) ediyor, bugün emrettiği şeyi ertesi gün nehyediyor.Onun söylediği şeyler Allah kelâmı değildir; bunları kendisi söylüyor”. Kafirlerin bu sözleri üzerine mezkûr ayet nâzil olmuştur.
Yine Kur’ân’da nesh’e delil teşkil eden ayetlerden birisi de Bakarâ sûresinde geçen; “Biz nesh ettiğimiz veya unutturduğumuz bir ayetin yerine ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.”(11) ayetidir.
Nahl/101 ve Bakarâ/106 ayetlerini birlikte ele aldığımızda, Kur’an’daki neshin, bir “beyan-ı tebdil” olduğu sonucuna varırız. Ki buna göre nesh, sonra gelen bir şer’î delilin, daha önce gelmiş bir şer’î hükmün hilafına delalet etmesidir ki, ilm-i ilahîye nazaran evvelki hükmün müddetinin sona erdiğini beyan, bizim ilmimize nazaran da, zahiren kıyamete kadar baki görünen o hükmün kaldırılması ve değiştirilmesidir. (12)
Bakarâ/106 ayetinin ifadesi, Kur’an’ın, daha evvel gönderilmiş semavî kitapları neshini anlattığı gibi, Kur’an ayetleri arasında da nesh olayının cereyan ettiğini anlatır özelliktedir. Çünkü ayetteki ifade umum bildirir.(13) Nahl/101 ayeti ise bu umum’u destekler mahiyette olup, ortaya koymaktadır.
Yine, Kur’ân’da nesh’e delâlet eden ayetlerden bir diğeri de şudur; “Allah istediğini imha, istediğini ibkâ eder. Ummû’I-Kitap, O’nun nezdindedir”(14). İmam Şafiî’nin naklettiğine göre ayet “Allah, istediği farzı imhâ, istediği farzı ibkâ eder” manasındadır (15). Farzın imhası ise neshten başka bir şey değildir.
Nahl/101 ayetinin nesh’e delâlet etmediğini ispat sadedinde ileri sürülen, bu ayetin mekkî olduğu ve neshe medar olan ahkâm ayetlerinin henüz inzâl olmadığı ve dolayısıyla bu ayetlerin neshe delil olmayacağı, söz konusu olan “değiştirme”nin ayetler arasında gerçekleşen “takdim-tehir” gibi bir tertip değişikliği olduğu iddiası ve yine bu ayetle ilgili bir başka iddia olan bu ayetin zaman ve mekân değişikliğini ve buna mukâbil risâleti işaret ettiği iddiaları bazı vechelerden bâtıldır.
Öncelikle bu ayetin mekkî olduğu Kur’ân’dan değil rivâyetlerden bilinebilmektedir, dolayısıyla bu ayetin mekkî olduğunu bildiren rivâyetlere güvenip te, Kur’ân’da nesh gerçekleştirdiğini bizlere bildiren sahih rivayetlere güvenmemek usûl ve mantık açısında tutarsızlıktır. Ayrıca söz konusu bazı rivâyetler mekke döneminde (mi’rac hadisesinden önce) Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mekke’de iken iki rekât sabah, iki rekât da akşam vakti olmak üzere günde iki vakit namaz kıldığını anlatmaktadır. Bu, tamamen ahkâmla ilgili bir husustur. Buna dair daha başka örnekler de verilebilir. İmam Şâtıbî bu konuda şöyle der: “Şeriat ahkâmından Mekke’de inmiş olanların genellikle dinde küllî ahkâm ve kavaid-i usuliyye cümlesinden olduğu takarrur ettiğine göre, bu durum, Mekke’de inen ahkâmın çok değil, az olmasını gerektirir…”(16).
Ayet hakkında ortaya koyulan bir başka iddia olan, ayette vurgulanan söz konusu “değiştirme”nin ayetler arasında gerçekleşen “takdim-tehir” gibi bir tertip olduğu iddiası gelince, herşeyden önce ayete siyâk-sibâk bütünlüğünde baktığımızda böyle bir yorumun mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Zira ayetin devamında, inkârcıların, Hz. Peygamber (s.a.v)’i iftiracılıkla suçladıkları ifade edilmektedir. Dolayısıyla eğer bu ayeti, Kur’an ayetlerinin, içinde yer aldıkları surelerdeki yerlerinin değiştirilmesini anlattığı şeklinde yorumlayacak olursak, burada inkârcıların bu tepkisine ve itirazına bir anlam vermemiz mümkün olmaz. Bu açıklama, sözkonusu ayetin “takdim-tehir” gibi bir tertibi anlattığı şeklindeki yorumu geçersiz kılmaktadır.
Yine Nahl/101 ayeti hakkında bir diğer itiraz olan ayetin şeriatler ve Peygamberler arası bir risâlet değişikliğini işaret ettiği iddiasına gelince, ayetin bağlamı ve devamı bu iddiayı da geçersiz kılmaktadır. Zira ayetin devamında -105. ayete kadar gidildiğinde- hep inkârcıların Kur’an ayetleri hakkındaki itirazlarının cevaplandırıldığı ve meselenin tamamen Kur’an ayetleri etrafında işlendiği görülecektir.
Kur’ân’da, İslâm şeriâtinde nesh olmadığını iddia edenlerin itirazlarını şöyle toparlayabiliriz;
a- Onlara göre, Kur’ân ayetleri arasında Nesh ilişkisi yoktur. Mevcut Kur’ân’ın bütün ayetlerinin hükmü vardır ve geçerlidir. Bu hükümler arasında şu an uygulanmayanlarla ise zamanı geldiğinde ve şartlar elverdiğinde amel edilebilir.
b- Nesh’i kabul etmeyen bazı kişilere göre Kur’ân’ın bazı ayetlerde anlattığı Nesh kendisinden önceki ilâhî kitapların hükmünü kaldırmasıdır, bazılarına göre ise böyle bir şey de sözkonusu değildir ve bu iddia Kur’ân’ın ruhuna (!) terstir.
c- İtirazcılara göre, Kur’ân’daneshedilmiş ayetler bulunduğu iddiası Kur’ân’ın veya Peygamber(s.a.v.)’in değil alim denilen bazı kimselerin Kur’ân’a uyguladıkları ya da Peygambere atfettikleri düşüncelerdir.
d- İtirazcılar yine, bazı ayetlere (17) dayanarak Kur’ân’da çelişki olmayacağını, dolayısıyla neshin mümkün olmayacağını ileri sürüyorlar.
e- İtirazcılar yine “Allah kendi hükmünde hiçkimseyi ortak kılmaz”(18) ayetine ve “Hüküm yalnızca Allah’ındır.”(19) ayetine dayanarak Peygamber(s.a.v.)’in Farz kılma, haram,helal hükmü verme ve bazı ayetleri geçersiz kılma yetkisine sahip olmadığını ileri sürerler.
Bu iddialardan ilkini ele aldığımızda, Eğer Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde yazıya geçirilmiş olan ve bize kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiş bulunan Kur’ân ayetleri arasında nesh cereyan etmemiş ise ve dahi Kur’ân’daki her ayetin uygulanacağı bir zaman ve zemin var ise, bazı ayetleri açıklamak, izak etmek müşkil bir durum halini alacaktır. Mesela Bakarâ/219 ayetinde “Sana şaraptan ve meysirden soruyorlar. De ki: “O ikisinde büyük günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günahı yararından büyüktür….” buyurulmaktadır. Bu ayette şarabın haram kılınmadığı, aksine onun birtakım faydaları olsa da, günahının yararından büyük olduğu ifade edilmektedir. Nesh’i kabul etmeyen bazı kimseler, yazdıkları meâllerde de bu ayetin şarabı haram kıldığına dair herhangi birşey söylememektedir.(20) Buna göre İslam’ın, hamr ve meysir hakkındaki “son hüküm” olan haramlık hükmünden önce daha değişik bir hükmü olduğu itirazcılar tarafından zımnen kabul edilmektedir.
O halde “Kur’ân’da nesh yoktur, Kur’an’daki her ayetin hükmü vardır” diyenler hamr ve meysirin haram olduğunu bildirmeyen yukarıdaki ayet ile amel edilebileceği görüşünde midir?
Yine itirazcıların iddiasına göre, içki(hamr) ile ilgili ayetlerden bir diğeri; “Ey iman edenler, ne dediğinizi bilmeniz için, sarhoş iken namaza yaklaşmayınız.”(21) ayetinin de bir hükmü olmalıdır. Dolayısıyla müslümanların sarhoş olmalarının değil, sarhoş iken namaza yaklaşmalarının yasak olduğu bir zaman veya ortam bulunabilir yahut kişi sarhoş olmadıkça ve ne dediğinin farkında oldukça içki içtiği halde namaz kılabilir iddiasında bulunulabilir mi? Birisi çıkıp da, “hamr ve meysiri kesin olarak yasaklamayan ayetlerin de uygulanacağı zaman vardır” diyecek olursa, itirazcılar buna itiraz edebilirler mi?
Kur’ân’da nesh’e delil teşkil eden daha doğrusu nesh’in vukû bulduğu bir diğer örnek ise enfâl 65. ve 66. ayetlerdir. Bu ayetlerden ilkinde mü’minlerden 20 sabırlı kişinin, ikiyüz kâfire galip geleceği, yine mü’minlerden sabırlı 100 kişinin de 1000 kâfire galip geleceği bildirilmektedir. Ancak hemen bir sonraki ayette sabreden 100 kişinin 200 kafire galib geleceği, 1000 kişinin de 2000 kafire galib geleceği bildirilmektedir. Kur’ân’da nesh’i kabul etmeyen mu’tezilî alim el-İsfahâni’ye göre bu ayette nesh olmadığı, ilk ayetin bir emir bildirmeyip durum bildirdiği söylense de bu durumda 66. ayetin başındaki ““Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ” ifadesinin izahı mümkün olmamaktadır. Zira açıktır ki, eğer bir hüküm hafifletilmiş ise, onda, hitap ettiği kitleye yönelik olarak açık bir değişiklik yapılmış demektir. Yani daha önce “ağır” olan bir hüküm kaldırılarak, yerine ondan daha hafif olan bir hüküm konulmuş ise, burada ağır olan hükmün yürürlükten kaldırılması söz konusudur. Prensip olarak bunun tersi de böyledir. Yani eğer daha önce hafif bir hüküm mevcut iken, bilahare o hüküm, başka bir ayet ile ağırlaştırılmış ise, orada da bir nesh hadisesi vuku bulmuş demektir.Buna örnek olarak ta Nisâ sûresinin 15-16 ayetleri ve 20. ayetlerindeki “zinanın hükmü”nün değişmesi zikredilebilir.
İtirazcıların ileri sürdüğü bir diğer iddia olan hüküm koymanın Allah’a ait olduğu ve kendi hükmüne hiçkimseyi ortak etmediğini bildiren ayetlere dayanarak ortaya attıkları iddialar ise, Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in Şârî vasfının inkârı ve Sünnet’in vahiy kaynaklı olmadığı kabul ve iddiasından kaynaklanmaktadır. Yukarıda bu iddiayı iptal eden bazı ayetler zikretmiştik. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Şârî (Hüküm koyucu) olduğu için ve Sünnet te vahiy kaynaklı, vahyin denetiminde olduğu için Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in din hakkında ortaya koyduğu veya değiştirdiği herhangi bir hüküm dolaylı olarak Allah Teâlâ tarafından değiştirilmiş olmaktadır.
Yukarıdan beri verdiğimiz örnekler ve deliller açıkça gösteriyor ki, Kur’ân’da nesh olduğu vâkîdir.
Burda bir noktaya daha dikkat çekerek yazımızı sonlandıralım; birtakım müfessirlerin (özellikle mütekaddimun müfessirlerin) ve nâsih-mensuh konusu ile ilgili olarak eser veren müelliflerin, Kur’an’daki mensûh ayetlerin sayısı hakkında abartılı rakamlar zikretmeleri ve farklı sayılar ortaya koymaları, bu alimlerin “nesh” kelimesine yükledikleri anlam farklılığından kaynaklanmaktadır.
Alimlerin, mensuh ayet sayısındaki ihtilafı, Kur’ân’da hiç mensûh ayet bulunmadığının delili olarak kullanılamaz.
Bir sonraki yazımızda, Nesh’i kabul eden ulema arasında sâdır olan, Sünnet’in bazı Kur’ân ayetlerini neshedip edemeyeceği konusundaki ihtilaflara ve Neshin mahiyeti konusundaki ihtilâflara değinelim inşallah.
Ve’sselâmu âlâ meni’ttebeâlhudâ
Dipnotlar:
1- Ahzâb, 34.
2- Nisâ, 113.
3- Kıyâme, 17 – 19.
4- Nahl, 64.
5- Nahl, 44.
6- Er-Risâle, 78.
7- Müslim, zühd, 14; Ahmed b. Hanbel, IV, 174.
8-Nâhl, 101.
9- Bkz. es-Serahsî, “Usûlu’s-Serahsî”, II, 54.
10- er-Râzî, Tefsîr, V.519.
11- Bakarâ, 106.
12-Elmalılı, “Hak Dini Kur’an Dili”, I, 460.
13- Elmalılı, “Hak Dini Kur’an Dili”, I, 459.
14- Râd, 39.
15- Er-Risâle, 78.
16- “el-Muvâfakât”, III, 78.]
17- Örnek; Fussilet/42, Nisâ/82
18- Kehf/26
19- Yusuf/40
20- Bknz: Süleyman Ateş, “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri”, I, 215.
21- en-Nisâ, 43.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder