Hocalar Fetöcüleri Anlatıyor
Playlist - 1
- Tanıklar.. Bilgiler.. Belgeler.. Gladyo
- Fetogercekleri.com
- Youtube: Fetö Gerçekleri
- FETÖ Hillary’dir, Pentagon’dur.
- Hoşgörü Saldırısı Putperestliğe Giden Yol
- FETÖ PKK İlişkisi
- FETÖ HDP İlişkisi
- FETÖ CHP İlişkisi
- Munafik Kimdir?
- Mustafa Güldağı: Twit Dizisi
Tarihselci ve Modernist Bir İlhadî Yapı Olarak Gülen Hareketi
Gülen yapılmasının FETÖ olarak açığa çıkmasının ardından gerek Diyanet teşkilâtı gerekse Akademya faturayı tasavvufî anlayış ve Mehdiyet gibi itikad umdelerine kesti. Yayımlanan analiz ve raporlarda konu genellikle bu hususlarda düğümlendi. Alamut ile Pensilvanya, Hasan Sabbah ile Gülen ve İsmâiliyye/Haşhâşiyye ile FETÖ/Gülen Hareketi özdeşleştirildi; konu bâtınî bir bataklığa saplandı.
Bu yapının; ğavs-kutub telâkkisi, yani Ricâlü’l-Ğayb, mürşid-mürid münasebeti bağlamındaki sadakat, kerâmet ve tasavvufa mahsus diğer bazı arifane tarifleri kullandığı bir gerçektir. Lâkin bu hususlar örgüt lideri ya da üst yapısıyla taban arasındaki bağlantıyı sıkı tutabilmek için istismar edilmiş olan hususlardan ibarettir. Buna mukabil, söz konusu sivil toplum yapısını yasadışı ve yıkıcı bir örgüt kimliğine taşıyan temel hususlar bunlar değildir. Konuyu yayımlanan raporlarda ortaya konulan neticeler üzerinden paketleyip kaldırmanın, örgütü aslen örgütlemiş olan yapıların izini sürmeyi imkânsız kılmaktan başka bir şeye hizmeti olmaz.
Bu konuyu birkaç kez vurgulamaya çalışmış ve FETÖ ile müstakîm yapıları ayırt etme noktasındaki ölçüleri burada detaylı bir şekilde sunmaya gayret etmiştik…
Gülen Yapılanmasını Örgütlüğe Taşıyan Zihniyet
Söz konusu yapının örgüte evriliş süreci dikkatle incelendiğinde, hareket ettiği zeminin; son dönemde yapılan çalışmalarda ortaya konulan nihaî neticelerin aksine, modern bir bakış açısı ve tarihselci anlayış doğrultusunda birtakım kabullerden oluştuğu kolayca anlaşılabilecektir. Sözünü ettiğimiz hareketin, İslâm’ın modernizasyonu konusundaki kilit rolüne dair değerlendirmeyi birkaç ana başlık altında toplayabilmek mümkündür…
A- Tarihselcilikle Örtüşen Anlayış
Gülen ve takipçileri, 90’lı yılların başına kadar, aleni bir şekilde Ehl-i Sünnet aykırı söylemlerde bulunmaktan özellikle kaçınmışlardır. Bunu anlayabilme noktasında F. Gülen’in bilhassa 80 öncesi Bornova Vaazları ve sair sohbetleriyle sonraki yıllardaki söylemlerini karşılaştırmak kâfi gelecektir. Bu yapı Dinler Arası Diyalog faaliyetlerinde aktif olarak sahne aldıktan sonra, Ehl-i Sünnet’e aykırı olarak Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili nassların tarihsel olduğu görüşünü izhar etmek suretiyle tepki çekmiştir.
Özellikle Abant toplantılarının tutanaklarında açıkça görebileceğimiz bu kanaati, F. Gülen’in bizzat kaleme aldığı satırlardan okuyabilmek de mümkündür:
“Kur’ân-ı Kerim’de Hristiyanlık ve Yahudilik hakkında kullanılan ifadelerin çok sert olduğu söylenir. Bence bu meseleye yaklaşırken çok dikkatli olmak gerekir. Geçmiş dönemlerde, belli Hristiyan ve Yahudilerin apaçık gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak direme ve düşmanlığı ifade için Kur’ân’ın kullandığı aynı üslûp, bugünün Yahudi ve Hristiyanları için de kullanılacak diye bir şart, bir mecburiyet olamaz. Bu tür âyetlerde sübût-u kat’iye arandığı gibi, delâlet-i kat’iye de aranmalıdır. Yani, bu âyetlerin Kur’ân âyetleri olduğu kesindir. Fakat o âyetlerin ilk günden bu yana bütün her Yahudi ve Hristiyan’ı içine aldığı kesin değildir.
İkinci olarak, Kur’ân’ın bu üslûbu, o dönemlerde kendilerini Yahudilik ve Hristiyanlığa mensup addedenlerin Yahudiliğe ve Hristiyanlığa getirdikleri yanlış yorumlarından ve o yorumu hayatlarına hayat kılmalarından dolayıdır.”
(…) “Kanaatime göre, tarihî hâdiseleri kendi tarihsellikleri içinde ele almalı, yani her hâdiseyi kendi şartları ve konumu içinde değerlendirmeli ve bugünkü davranışlarımızda da bugünkü tavırları esas almalıyız.”[1]
Yapının “Tarihselci” olarak ifade edebileceğimiz yaklaşımları sadece bahsi geçen –Yahudi ve Hristiyanları yeren- âyet-i kerîme grubuyla da sınırlı değildir. Nitekim 3. başlık altında ele alacağımız “Modern Fıkıh Söylemi” konusu da bu yaklaşımla irtibatlıdır.
B- Mealistlerin Metotsuzluğuyla Örtüşen Parçacı Okuma
Söz konusu yapı, hizmet üstlendiği misyona uygun bir din anlayışı doğrultusunda, zaman zaman Kur’ân-ı Kerîm’i parçacı okuma dalâletine gark olmuştur. Bu parçacı okuma, kelime-i şehâdetin tecezzi kabul edeceği, yani Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellemin risâletini tasdik etmeksizin Allah Teâlâ’ya ve âhirete inanmanın hakikî kurtuluş için yeterli olabileceği kabulüne kadar varmıştır. Aynı usulsüzlük, Yahudi ve Hristiyanların da hakikî kurtuluşa erebilecek zümreye dâhil olduklarına yönelik bir kanaate sebep olmuştur.
Günümüzde mealciler, tarihselciler ve modern selefîler aynı nokta ve gerekçelerden hareketle bu bâtıl necât görüşünde birleşmektedirler. F. Gülen’in Odessalı Hristiyanlarla ilgili söylediği sözler de bu noktada Abant sempozyum tebliğlerinde yer alan ifadeler kadar açık ve nettir.[2] Bu meyanda F. Gülen’in “Bam Teli” sohbetlerinden ve sair konuşmalarından-yazılarından bazı iktibaslar, Diyanet tarafından yayımlanmış olan raporda da mevcuttur.[3]
Bu konu ulemanın “Ehl-i Fetret” görüşü üzerinden değerlendirilerek sunulmaya çalışılsa da, İmam el-Ğazzâlî rahimehullâh gibi âlimlerin kanaatiyle refere edilebilecek bir durum söz konusu değildir. Zira peygamber tebliğinin yanlış ya da kara bir propaganda şeklinde ulaştığı kimselerin de Ehl-i Fetretten sayılabileceğine dair görüş bir ictihâd olup hataya ihtimallidir. Dolayısıyla muayyen şahıs ve gruplara merhamet nazarıyla bakmayı mazur kılabilecek bir görüş olmayıp söz konusu grupları tezkiye etmekten öte, durumlarını âhirette Allah Teâlâ’nın adalet ve hükmüne havale etmekten ibaret bir yaklaşımdır.
C- Modern Fıkıh/Yeniden İctihâd Söylemi
Gülen muhtelif makalelerinde, dört mezhep olarak ifade ettiğimiz yapının genel manada örfe dayalı olduğunu, ibâdât alanı dışında kalan kısmın bugün kolektif bir yapı tarafından gözden geçirilerek yeniden ele alınması ve çağın gerek ve gerçeklerine uygun şekilde ictihâd edilmesi gerektiğini savunmuş ve bu teklifini maddeler hâlinde beyan etmiştir.[4]
Gülen’in bu düşüncesi, Ahmet Kurucan gibi bazı yazarlar tarafından serî makalelerle gündeme taşınmış, bazı sempozyum ve panellerde tartışılmış hatta Faruk Beşer gibi bazı akademisyenler tarafından da müstakil kitap hacminde işlenmiştir.
Gülen kendisiyle gerçekleştirilmiş olan bir mülâkatta, “Müslümanların (moderniteye ait) bu prensipleri ferdi ve devletsel düzlemde hayata geçirmeleri İslam’ın modernleştirilmesi anlamına gelmez. Burada daha ziyade İslam’ın yorumlanabilir taraflarının modernitenin eseri olan ve İslam’ın temel prensipleriyle çelişmeyen prensipler doğrultusunda yorumlanması söz konusudur.”[5] sözleriyle, dinin modernite ile telifinin gerekli olduğu fikrini açıkça deklare etmiştir. Osmanlı’nın son döneminde dinde reform söylemiyle ortaya çıkanların görüşlerinin, kaydetmiş olduğumuz görüşle benzerliği gözden kaçırılmamalıdır.
Gülen’in “ictihâd” anlayışının sınırsızlığı konusunda, teslis akidesini de ictihâdî bir durum olarak görüp mazur sayılabilecek bir husus olduğu kanaatine sahip bulunduğunu söylemek zannederim yeterli olacaktır.
Hülâsa; F. Gülen’in bir dönem “reformcu” listelerinde yer bulmuş olması da, dikkat çekmeye çalışmış olduğumuz modernist çıkış ve söylemleri sebebiyledir. Geriye dönerek o gündemleri tekrar gözden geçirmek, durum tespiti açısından isabetli olacaktır.
FETÖ’yü Proje Olarak Ortaya Koyan Üst Yapıyı Tespit Zarureti
Her zaman söylediğimiz gibi, karşımızda duran asıl sorun; FETÖ’yü bir proje olarak ortaya koymuş, modernizm ve tarihselcilik gibi akımları da proje olarak önümüze sürmüş olan üst yapıdır. Bu üst yapı, FETÖ fiyaskosunu yine hedef saptırmak suretiyle dikkatleri ters yöne; mehdiyet üzerinden Ehl-i Sünnet’e ve ârifâne tarifler üzerinden tasavvufa yönlendirmiş ve bunu da –en azından şimdilik- başarmış görünüyor…
Ama unutmamalı ki, her şey bitmiş, hesaplar kapanmış ve defterler dürülmüş değil!..
Dipnotlar
Dipnotlarda verilen linkler resmî web sayfasına aittir. Erişimi engellenmiş bu web sayfalarına ulaşırken, blinen bazı erişim tekniklerini kullanmak mecburiyetinde kaldık. Bu durum, çeşitli kaynaklardan bulunabilecek ifadelere asıl kaynak verme hassasiyetinin bir neticesidir. Dileyen için ulaşmak, bizim gibi mümkün olacaktır
[1] Fethullah Gülen, “Kur’ânda Yahudiler ve Hristiyanlar”, Fasıldan Fasıla-4, https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/fasildan-fasila/fethullah-gulen-fasildan-fasila-4/11224-Fethullah-Gulen-Kuranda-Yahudiler-ve-Hiristiyanlar (e.t. 18.12.2018).
[2] Fethullah Gülen, “Lâ İlâhe İllâllâh Demek Kurtuluşa Yeter mi?”, https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/345-cizgimizi-hecelerken/19818-fethullah-gulen-la-ilahe-illallah-demek-kurtulusa-yeter-mi (e.t. 18.12.2018).
Favorit Dergisinin kendisiyle yapmış olduğu, Odessalı Hristiyanlara yönelik tavsiyesini de hâvî mülâkatın tam metni için bkz. https://fgulen.com/tr/turk-basininda-fethullah-gulen/fethullah-gulen-hakkinda-haberler/fethullah-gulen-hakkinda-2009-haberleri/16939-fgulen-com-Favorit-Gulene-Hz-Isayi-Sordu (e.t. 18.12.2018).
[3] Kendi Dilinden FETÖ Örgütlü Bir Din İstismarı, s. 80.
[4] Fasıldan Fasıla-4’te yer alan bu teklif için bkz. https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/101-Fasildan-Fasila-4/11237-Fethullah-Gulen-Islam-Fikhi (e.t. 18.12.2018).
Ahmet Kurucan’ın “Kolaylaştırılmış Fıkıh” üzerine başlıklı makalesi için bkz. https://fgulen.com/tr/turk-basininda-fethullah-gulen/fethullah-gulen-hakkinda-kose-yazilari/2008-kose-yazilari/14955-Ahmet-Kurucan-Zaman-Kolay-Zordur-Zor-da-Kolaydir (e.t. 18.12.2018).
Ebubekir Sifil’in bu yaklaşıma, Bediüzzaman Hazretlerinin “İctihâd Risâlesi”nden yola çıkarak vermiş olduğu cevaplar için bkz. https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/cagdas-nurculuk-mu-bidatkarane-bir-hiyanet-mi/ (e.t. 18.12.2018).
[5] F. Gülen ile Söyleşi, “İslâm ile Modernite Tezat Teşkil
Etmez”, https://fgulen.com/tr/turk-basininda-fethullah-gulen/fethullah-gulenle-gazete-roportajlari/1626-alman-frankfurter-allgemeine-zeitungda-rainer-hermannla/34261-islam-ile-modernite-tezat-teskil-etmez (e.t. 18.12.2018).
PDY/FETÖ ihanetini fırsat bilerek bütün cemaatleri aynı kapsamda değerlendiren bazı kimselerin bu tavrının; İslâm tarihi, İslam medeniyeti ve kurumları tarihi ve mezhepler tarihi verileriyle, aklî verileri birlikte değerlendirmekten son derece uzak bir tavır olduğu açıktır. Son günlerde; yazılı, görsel ve sosyal medya üzerinden bütün cemaatleri hedef alan bu kabul edilemez tavrın, muhkem camiaları PDY/FETÖ yapılanması gibi takdim etme cüretine karşılık bazı noktalara açıklık getirme zaruriyeti hâsıl olmuştur.
Kendilerini İslâm’ın ana caddesi olan Ehl-i Sünnet yapıya nispet ettikleri halde, uzun yıllardan beridir anlaşılması ve tasvip edilebilmesi mümkün olmayan birçok görüşün ve tatbikatın mümessili olmuş ve ilerleyen dönemde devlet içerisinde, devlete ve millete rağmen bir tür yapılanma içerisine girmiş PDY/FETÖ’nün, tıpkı diğer terör örgütleri gibi sebep olduğu kaos, hem sivil toplum kuruluşlarını hem de değer ve kavramlarımızı hedef haline getirmiştir.
Her şeyden evvel şunu ifade etmek lazımdır ki, köklü tarîkatlerle bu tür yapıları birbirinden ayıramamak ve aynı potada eritmeye çalışmak, hem ciddi bir bilgi eksikliğinin hem de fikrî anlamda talihsiz bir muhakeme zafiyetinin göstergesidir. İslâm tarihi, İslâm medeniyeti ve kurumları tarihi, hassaten mezhepler tarihi alanında az buçuk bilgi sahibi olan kimselerin böyle bir zafiyet göstermesi beklenemez ve göstermeleri durumunda böyle bir şey asla kabul edilemez. Dolayısıyla, bu konuda söz hakkı verilecek ve fikrine başvurulacak kimselerin, belli bir usulü ve hareket tarzı olan köklü yapılarla, tepeden inme suni oluşumları birbirinden ayırabilecek nitelikte, ehil şahsiyetlerden seçilmeleri ve toplumla sağlıklı kanaatlerin buluşmasının sağlanması noktasında yayın organlarının üzerlerine düşen seçicilik mesuliyetini layıkıyla yerine getirmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde, seçtikleri konuşmacıların iddia, itham ve iftiralarına ortak olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduklarının bilincinde olmalıdırlar.[1]
FETÖ’den sonra, birtakım tarikat ve cemaatlerin devlet için tehdit unsuru olduğunu savunan bazı sözde konuşmacılar, kimi camiaların da ismini anarak, ilim, irşad ve sosyal hizmetler dışında hiçbir gayesi olmayan bu güzide hizmet erlerini hedef göstermekte, kendilerine kulak verenleri ve kamuoyunu yanlış bir şekilde yönlendirmeye çalışmaktadırlar.[2]
Söz konusu şahısların bu tavırlarıyla, hakikaten PDY açısından tehlike unsurları taşıyan yapıları kamufle etme gayesiyle, hedef saptırmaya çalışıp çalışmadıkları hususu da gözlerden ırak tutulmamalı ve önemle irdelenip, titizlikle sorgulanmalıdır. Zira Ehl-i Sünnet’e savaş açmış görünüme sahip birtakım çevrelerin kamu kurum ve kuruluşlarında hızla kadrolaştığı ya da mevcut kadrolardan hızla adam devşirmekte olduğu gerçeği, bugün artık açıkça ifade edilebilen ve yetkili mercilerin de ikaz edilmesi gerektiği düşünülen bir boyuta çoktan ulaşmış durumdadır.[3]
Görsel, yazılı ve sosyal medya başta olmak üzere, iletişim araçları üzerinden hedef saptırmaya ve asıl tehlikeyi perdelemeye çalıştıkları düşünülen çevrelerin bu tavrına aldanmak, tıpkı geçtiğimiz ay, şehitler ve gazilerimizle kıl payı kurtulmuş olduğumuz felaketten belki de engellenemeyecek ve telafisi de mümkün olmayacak çok daha büyük felaketlere maruz kalmamıza sebep olabilecektir.
FETÖ İle Muhkem Yapıları Nasıl Ayırt Edeceğiz?
Tarihte devletler için problem teşkil etmiş yapıların hemen tamamına bakıldığında, ilim, irşad, amel, takva ve hizmetten ziyade, siyasi yapılanmayı önceledikleri, kökü tarihte eskilere dayanan muhkem yapılara nazaran, toplum içerisinde eskiden beri süregelen bir yapıları bulunmadığından, öncelikle isyan ederek ya da darbeye kalkışarak üst yönetimi ele geçirme prensibini benimsedikleri görülecektir.[4]
Siyasi yayılmayı ve kurumları ele geçirmeyi önceleyenler bu uğurda, İslâmiyet’in temel esaslarından taviz vermeyi, onlara aykırı olan birçok ameliyeyi gerçekleştirmeyi mubah saymakta ve takiyyeyi vazgeçilmez bir unsur olarak kabul etmektedirler.[5] İfade etmiş olduğumuz hareket tarzı ve yöntem farkı, bu tür yapıların tespiti ve tanınması noktasında en mühim ayrıntı olmaktadır.
Çoğu zaman İslâm dışı unsurlar tarafından desteklenmiş suni oluşumların bu ahvaline karşılık, tarihi, kesintisiz bir şekilde asr-ı saadete kadar uzanan muhkem yapılar ise İslâmiyet’in temel esaslarına sımsıkı sarılmanın, akidelerini ve tasavvur dünyalarını Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat i’tikâdına uygun olarak hassasiyetle tashih etmenin yanı sıra, amelde bazı mubahlardan dahi uzak durmayı, takva yolunu esas almayı ilke edinmişlerdir. Özellikle tasavvuf büyükleri, birtakım ruhsatları dahi terk ederek azimetle (her zaman ve her şartta geçerli aslî hükümler) amel etmeyi esas kabul etmiş, Kur’ân ve Sünnete ters düşecek bir görüşle amel etmeyi ve bu tür görüşlerle fetva vermeyi katiyen doğru bulmamışlardır.[6]
Hak İle Bâtılı Ayırt Etme Ölçüsü
Tasavvufun esası, Kur’ân ve Sünnet’i zahidane bir hayat tarzıyla yaşayabilmektir. Belirli bir silsile ile kesintisiz olarak Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’a kadar uzanan bu yapıların, İslâmiyet’e aykırı olan görüş ve fiillerle ameli benimsemesi ya da böyle bir şeye tevessül etmesi mümkün değildir. Müstakim Şeyhlerle müteşeyyihleri (şeyhlik iddiasındaki sahtekârlar) birbirinden ayırma konusunda en önemli kıstas, Kur’ân ve Sünnet’e tavizsiz bağlılıktır. Her ne sebeple olursa olsun, bu anlayıştan taviz veren kimselerin, körü körüne taklid mercii kabul edilerek önder veya rehber edinilmeleri kesinlikle caiz değildir.
Sorunlu yapıların her birinde Sünnet’e muhalif birtakım fiil, uygulama, faaliyet ve organizasyonlar söz konusu olduğunda hâkim olan anlayışın: ‘’büyüklerimiz hata etmezler, bunu tasvip etmişlerse muhakkak bir bildikleri vardır’’ şeklindeki anlayış olduğu ve sorunun temelini de bu anlayışın oluşturduğu hiç tereddüt etmeksizin söylenebilir. Bu anlayış, Ehl-i Sünnet’in temel i’tikad esaslarından biri olan: ‘’Peygamberler dışında hiç kimse masum değildir’’[7] esasına aykırı kabul edilen ve Şia’nın inanç esaslarından biri olan ‘’Masum İmam’’[8] inancına benzemektedir.
Masumiyet isnadı bu inanca sahip olan bir kulda, hata isnadını ve hata yapma ihtimalini kabul etmeyen, takip ettiği şahsın her yaptığını doğru olarak gören bir anlayışı hâkim kılar. Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat yolunu benimsemiş olan yapılarda böyle bir anlayış reddedilmiştir; ve veli de olsa herkesin hata yapma ve günah işleme ihtimali kabul edilmiş, dolayısıyla her kim olursa olsun, söylediklerinin, savunduklarının ve yaptıklarının Kur’ân ve Sünnet ölçüsünde değerlendirilmeden tasdiki ve taklidi caiz görülmemiştir. Hatta istikamet sahibi olmayan kimselerden, olağanüstü hallerin zuhur etmesi durumunda bile bunlar makbul kabul edilmemiş ve istidrac olarak nitelenerek istikametin ölçü kabul edilmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştır.[9]
Yaşadığı sürece insanoğlunun fitneye düşebilme, ayak kayması yaşama ve yolunu şaşırma ihtimali her zaman mevcuttur. Bu sebeple, Ehl-i Sünnet hassasiyetini taşıyan âlimler ve mürşidler, savunularının ve görüşlerinin Ehl-i Sünnet’e uygun düşmeyeceği bir durum söz konusu olduğunda, savunu ve görüşlerinin kabul edilmemesini ve kendilerinin bundan ikaz edilmelerini tavsiye buyurmuş hatta kendilerini takipten vazgeçilmesi gerektiğini önemle vurgulamışlardır. Haddimiz olmayarak ifadeye ve müdafaaya kalkışma cüreti göstermiş olduğumuz bu yapılarda, vazgeçilmez bir sünnet olan istişare mekanizması her zaman hassasiyetle işletilmekte ve camiaların faaliyetleri, şeyhin (ya da kanaat önderi vd.) ardındaki ulema kadrosu tarafından fıkha göre incelemekte hatta bu istişareler sonucunda zaman zaman Şeyhin, görüşünden ya da tavrından vazgeçtiği bazı örnek hadiselerle de karşılaşılmaktadır. Şeyhler pek az hata yapmaktadırlar. Bunun sebebi masumiyet değil, istişare mekanizmasının bihakkın işletilmesidir.[10]
Bir Yanda FETÖ Diğer Yanda Müstakim Camialar
Bir yanda; amaçları uğruna amelî ve ahlaki hususlardan temel i’tikâd esaslarına kadar birçok konuda tavizler verip bunları hiçe sayan ve takiyyeyi, bedduayı, lânet etmeyi şiar edinmiş olan ve rehber edindikleri şahsın buyruklarını hiçbir şekilde Kur’ân ve Sünnet ile muvazene etmeksizin körü körüne kabul ve tasdik edenlerden oluşan bir yapı…
İnsanların ayıp ve kusurlarını araştırmaktan, müstehcen görüntüleri tehdit, şantaj unsuru olarak kullanmaktan yüzleri kızarmayan, insanları birtakım siyasi ve idari emellere erişebilme adına kebair günahları işlemeye zorlayanlardan oluşan bir yapı…
Beynelmilel amaçlar uğruna hizmet etmekte olan, gözyaşı, kan ve zulüm üzerine oturmuş kuruluşlarla işbirliğine girişen, onların projelerinin sacayaklarından biri olan, yeri geldiğinde terör örgütleriyle işbirliği yapmaktan çekinmeyip taşeronluğun her türlüsünü bünyesinde sindirebilen ve kardeşlerinin, akrabalarının, aidiyetlerinin bulunduğu topraklarda iç savaş çıkarmayı dahi vazife addedebilen bir yapı…
Diğer yanda; tarihi kökleri asr-ı saadete kadar dayanan, i’tikâddan amele, hayat tarzından kisveye kadar Kur’ân ve Sünnetten kıl payı kadar şaşmamayı ölçü edinmiş, ilmî faaliyetlere azami ehemmiyet atfedip irşâd, emri bil maruf ve sosyal hizmetleri öncelemiş ve her daim devletinin ve milletinin yanında saf tutmuş, davası uğruna şehitler ve gaziler vermiş muhkem yapılar…
Hangi açıdan bakarsak bakalım, iki ayrı yakada duran bu iki farklı topluluğun adlarının birlikte anılması dahi başlı başına bir fecaat iken, ideolojik bir benzerlikten bahsedilmesi tabir edilemeyecek kadar talihsiz bir değerlendirmedir.
Kısaca özetlemeye çalıştığımız ölçüleri esas alanlar, muhkem yapılarla toplum ve zaman zaman devletler için tehlike unsuru taşıyan yapıları birbirinden ayırabileceklerdir. Bu kıstasları göz önüne alanlar, mezkûr tehlikeli yapılanmaların geçek yüzünü tespit etmekte güçlük çekmeyecek ve bu çerçevede aklî ölçülere göre değerlendirmelerde bulunabildikleri takdirde bu tür yapılar tarafından istismar edilme tehlikesini de peşinen bertaraf etmiş olacaklardır.
Tasavvuf, Tarîkatler ve Devletler
Tasavvuf-tarîkat müntesipleri tarih boyunca, ilk İslâm devletlerinin vazgeçilmez kurucu unsurlarından biri olmuş, Sultanlara mürşidlik etmiş ve devletlerin varlığının devamı, tebaanın birlik ve beraberliğinin teşekkülü ve devamını sağlama konusunda, her zaman önemli vazifeler üstlenmişlerdir. Medeniyetlerin temelini atan ve ilmi gelişmelerden mimariye, cihaddan fütuhata çağların ve devirlerin taşıyıcısı olmuşlardır. Bu vazife, gerek Milli Mücadele döneminde gerekse de o günden bu günlere devletin her daim yanında olmak, gerektiğinde desteklerini esirgememek, devlete karşı bölücü ya da yıkıcı faaliyetlerin de her zaman karşısında olmak şeklinde tezahür edegelmiştir.[11] Bununla beraber, idareci ve siyasilerin birtakım icraatlarının dinî ve toplumsal değerler açısından uygun olmadığı değerlendirildiğinde, bu düşüncelerin ilgili makamlara istişare yoluyla iletilmesi ve önerilerin de bu şekilde arz edilmesi yöntem olarak benimsenmiş, bu gibi meşru yolların dışında kalan yasadışı yollara ya da farklı faaliyetlere asla tevessül edilmemiştir.
İşin Ehline Tevcihi ve Liyakat Hassasiyetine Karşılık Kadrolaşma İddiaları
Tasavvuf ehli devlet memurluğu vazifesini, tahakkuk eden yoğun hak-hukuk meseleleri ve devlet ricaliyle münasebetin birtakım tavizleri doğurabileceği endişesiyle makbul görmemiş, hediye dahi kabul etmeyecek derecede bir mesafe koymayı uygun görmüşlerdir. Bu itibarla, birilerinin hakkını çiğneyerek belli makamlara erişmeyi, bu makamlara gelindiğinde birtakım gerekçelerle adaletsiz kararlar vermeyi; liyakat sahibi bulunmayan, ilgili vazifelere ehil olmayan ellerin bu tür vazifelere getirilmelerini teklif olarak dahi kabul etmeyecek bir hassasiyetin sahibi olmuşlardır.
Örgüt mensuplarının darbe kalkışması esnasında yaptıkları bizlere, adalet anlayışlarındaki çok büyük kırılmaları işaret etmiştir. Masum insanların kanını akıtmaktan çekinmezken, geçerken işgal ettikleri bir bahçenin sahibinden helallik talep etmeleri, son derece düşündürücü bir algı çarpıklığının ve tahsil edilmiş olan dinî eğitiminin, düşünce ve zihinden gönüllere inmediğinin açık bir ispatı niteliğindedir.
Muhkem Yapıların Eksik Olduğu Yerde Paralel Yapılar Teşekkül Eder
Söz konusu örgütün 17 sene boyunca bölge imamlığı yapmış olan bir şahsın:
‘’FETÖ’nün en az örgütlenebildiği iller dindarlığın daha yüksek olduğu Konya, Erzurum, Karadeniz’in doğu illeri gibi yerlerdir. Bunların en yoğun örgütlenebildiği iller ise dindarlığın az yaşandığı Ege bölgesi gibi yerlerdir. Genelde dini Gülen’in kitap ve kasetlerinden öğrendikleri ve başka kaynaklardan beslenmedikleri için sorgulamıyorlar.’’ şeklindeki tespitleri, kanaat önderleri etrafında oluşmuş köklü yapıların devlet için birer tehdit değil; bilâkis devlet için tehdit niteliği taşıyabilecek yapılara karşı, onların teşekkülü karşısında bir tür panzehir oldukları gerçeğini ortaya koymaktadır. Bugün kimilerinin önemsiz hatta bir tür aşırılık olarak gördüğü İslâm kisvesinin, benzer yapıların palazlanmasının önünde açık bir engel oluşu, cemaatin yapılanamadığı bölge ve yöreleri belirten sözde bölge imamları ve örgüt yetkililerinin açıkça itiraf ettikleri bir husustur.[12] Binaenaleyh bu tür yapılanmaların önünü kesebilmek, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat i’tikâdına sıkı sıkıya bağlı, sahih ilim ve irşâd anlayışı konusunda hassasiyet sahibi câmiâların desteklenmesi suretiyle faaliyetlerinin yaygınlaştırılması ve toplumun İslâmiyet’i böylece güvenilir kimseler elinden öğrenmelerini sağlamakla mümkün olabilecektir. Bu tür örgütler üzerinden muhkem camialara cephe alıp onların faaliyetlerini engellemek, kendilerini dine nispet eden paralel yapıların zuhur etmesinden ve palazlanmasından başka bir şeye yaramayacaktır.
FETÖ Ehl-i Sünnet Cemaatlerle mi Benzeşmektedir yoksa Modern Akımlarla mı?
Sorunu, kökten çözüm yerine teberrîye indirgemenin doğru olmadığı kanaatini taşıyor olsak da, belli bir kesimin FETÖ bahanesiyle, bu örgütün bazı anlayışlarının Ehl-i Sünnet ile geçişkenliğini dillendirmeleri, bu noktada bir tahlili zorunlu kılmaktadır. Hizmet hareketi olarak başladığı ifade edilen bu hareketin makası değiştirerek zıvanadan çıkışı, hangi akımlarla benzerlik taşıyan yaklaşımları benimsedikten sonra söz konusu olmuştur; kendilerini nispet ettikleri genelde Ehl-i Sünnet, özelde Risâle-i Nûr hizmet hareketinden terör örgütüne evirilişte kullanılan argümanlar hangi akımların argümanları olmuştur? şeklindeki soruların izi, problemin tespiti ve halli açısından dikkatle sürülmelidir.
1- Tarihselcilik
Gülen yapılanmasının Ehl-i Sünnet’ten ayrılışının tedrici olduğu rahatlıkla söylenebilir. İlk etapta Ehl-i Sünnet’e aykırı herhangi bir söylem içerisine girmeyen yapı, ‘Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü’ faaliyetine müdahil olduktan sonra evvela, Kur’ân-ı Kerîm’de Yahudi ve Hristiyanlar hakkında yer alan âyet-i kerîmelerin hitabının tarihsel olduğu yönünde bir söylemle Ehl-i Sünnet’ten ayrılmıştı.
2- Modern Fıkıh ve Yeniden İctihâd Söylemi
Söz konusu yapılanmanın Ehl-i Sünnet’ten ayrıldığı noktalar artarken bir diğer derin ayrışma da, yapıya mensup hoca olarak takdim edilen kimselerin modern fıkıh anlayışı doğrultusunda yeniden ictihâd söyleminde bulunmaları oldu. İslâm Fıkhının büyük oranda değişime ve dönüşüme tâbi tutulması gerektiği savunuldu. Konuya dair sempozyumlar tertip edilip kitaplar ve serî makaleler kaleme alındı.
3- Dinler Arası Diyalog Faaliyeti Uğruna Kur’ân’ı, Hadîsleri ve Bediüzzamân’ı İstismar
Gülen yapılanmasını, köklü camialardan ayıran bir diğer yönü de, faaliyetleri uğruna Ehl-i Sünnet’in usûl kaidelerini aşan bir şekilde Kur’ân âyetlerini te’vile yönelmesiydi. Benzer yaklaşım, hadîs-i şerîflerle ilgili de sergilendi. Hadîsler ve siyere ait âsâr, eğilerek ve bükülerek söz konusu faaliyetler için delil gösterilmeye çalışıldı. Üstâd olarak andıkları muhterem zâtın risâle ve mektuplarında yer alan bazı pasajları da, parçalı okumayla kendilerine referans olarak almaktan kaçınmadılar. Buna karşı çıkan grupları, nüfûz ettikleri hukukî merciler üzerinden terörist gruplarla ilişkilendirerek mahkûm ettiler.
FETÖ’nün Sünnî yapı içerisinden çıktığını iddia edenler, bu makas değişimini analiz ettikleri takdirde, aslında kendilerine benzediğini açık ve net bir şekilde anlamış olacaklardır. Bu itibarla, yeni paralel yapı ya da yapılar arayanlar, çıkış noktası ve hareket tarzı olarak kendilerini FETÖ ile mukayese ederek değerlendirdikleri takdirde, aynada muhtemelen kendileriyle karşılaşacaklardır.
Kavramlarımızın İçinin Boşaltılmasına Müsaade Edilmemelidir
PDY/FETÖ yapılanması sebebiyle; Mesih, Mehdi, velayet, keramet, ğavsiyet, kutbiyet gibi kavramlar başta olmak üzere, Ehl-i Sünnet’in i’tikâd umdelerinden bazı kavramlarımızın da tartışmaya açılması, bu yolla modernist zihniyete uygun olarak te’vil ve inkâr anlayışının fırsattan istifadeyle yayılmaya çalışılması maatteessüf ilim ve insaf dışı bir dönemin başlangıcının da habercisi olmaktadır. İlmî değerlerimizin, adaletin ve insafın lüzumu, terör örgütlerinin istismarı sebebiyle sahih kavramlara karşı savaş açılması değil; bilakis bu kavramların sahih olan anlam bütünlüğünü ortaya koymak ve Hak ile batılı birbirinden tefrik etmek suretiyle toplumun kavram kargaşasına düşmesinin önüne geçmektir. Tevâtür seviyesine ulaşmış, eslâfımızdan beridir birer i’tikad umdesi ve kabul olarak nesillerden nesillere aktarılmış olan kavramlarımız, bir terör örgütünün istismarıyla buharlaştırılacak kadar sahipsiz ve kıymetsiz değildir. Bu sebeple, cümle ilim sahiplerinin bu mefhumlara karşı başlatılmış olan inkâr furyasına karşı durmaları ve bununla mücadele etmeleri vazife addedilmelidir.
İstismar edilen kavram, unvan, mevkii ve makamların tümünü tartışacaksak eğer, siyasetçi, asker, mülki amir, akademisyen vb. gibi dünyevi birtakım unvanların da tartışmaya açılması gerekecektir. Askeri, hukuki alan başta olmak üzere, bürokrasiye nüfuz etmiş olan bu yapının beyin kadrosunu akademisyenlerin oluşturduğu ve bu akademisyenlerin bilhassa son derece tartışılmış ve Ehl-i Sünnet anlayışa hâkim kimselerce vaktiyle reddedilmiş işlere imza atmış ilahiyatçılar olduğu, işin bu tarafını biraz daha ciddiyetle sorgulamak gerektiğini işaret etmektedir.
Konunun kavramlar olmadığı, istismar olduğu tartışma götürmeyecek bir hakikattir. Tarihte birçok sahte peygamberin de gelip geçmiş olduğu ve buna mukabil aklı başında hiç kimsenin bu müessesenin varlığını ya da yokluğunu (hakikatini ve sübutunu) tartışmaya açılması gereken bir mesele olarak gündeme getirdiği vaki olmamıştır.
Terör örgütlerinin amaçlarından birisi de algı yönlendirmesi yoluyla toplum içerisinde kargaşaya sebebiyet vermek olduğu gibi, kavram kargaşası ile manevi değerleri baltalamaktır. FETÖ üzerinden bu kavramların içini boşaltmak isteyen ve inkâr yolunu seçenler, bu anlayışlarıyla esasında terör anlayışına hizmet etmiş olmaktadırlar.
Hak Galip Gelecek Bâtıl Yok Olacaktır
Unutmamalıdır ki, bâtıl su üzerindeki köpük gibi, Hak ise toprağa hayat veren su gibidir. Suyun üzerindeki köpük kabardığında üste çıkarak hakikati perdelemiş gibi görünür ama kısa bir müddet sonra yok olup gitmeye mahkûmdur. Er ya da geç hak galip gelecek ve bâtıl zail olacaktır.
Dipnotlar:
[1] Örnek olarak birçok televizyon programı zikredebilmek mümkünse de, biz sadece birkaç örnekle iktifa edeceğiz. Habertürk Tv,
[2] Sol tandanslı bazı kimselerin, Ateist-Marksist zihniyetleri sebebiyle dinî yapılanmaların tamamını tehlike olarak değerlendirmeleri belki bir yere kadar anlaşılabilir bir şey olabilir; fakat Mehmet Ali Şahin ve benzer isimler gibi sağ tandanslı ve muhafazakâr siyasi gelenekten gelmiş olan kimselerden böyle bir anlayışın sadır olması hakikaten tuhaf bir durumdur. Zira bu insanlara ve bu insanları bugünlere getiren siyasi yapılara en büyük desteği söz konusu câmiâlar vermiş, o hareketlerin tabanını, İslâmî camialar teşkil etmiştir.
[3] Birtakım eleştirilerin, muhatapların isimlerinin zikredilmemesi sebebiyle amacına ulaşmadığı görülmektedir. Açıkça isim vermek gerekirse; İskender Evrenesoğlu, Mustafa İslâmoğlu, Ahmed Hulusi, Haydar Baş ilh… gibi takipçileri nicelik bakımından önemli gibi görünmeyen fakat devlet kadrolarında ciddi nüfûz sahibi isimleri sayarak başlamak yerinde olacaktır. Televizyonlarda boy gösteren konuşmacılar ve köşe yazarları, müstakim camiaları hedef gösterirlerken bu gibi isimlerden hiç bahsetmemektedirler.
[4] Kendilerini İslâmiyet’e ve özelde tasavvufa nispet eden tarihteki isyan hareketlerinin hemen tamamı aynı yöntemi benimsemiştir. Hasan Sabbah ve fedailerinden oluşan İsmâilî-Haşhaşî zümre, Baba İshak ve yandaşları, Şeyh Bedrettin ve yandaşları… Hepsinin teşekkül süreci ve isyanı FETÖ ile hem yöntem hem de sonuç olarak benzeşmektedir. İfade etmiş olduğumuz tespit, mezhepler tarihi uzmanı olan muhterem hocamız Mehmet Ali Büyükkara’ya aittir.
[5] Takiyyenin lügat ve ıstılah manalarıyla, Şiî-İmâmî ve diğer kollardaki takiyye anlayışı ve bu anlayış doğrultusunda gelişimi, sergilenebileceği en son perde ve detaylar için bkz. Mustafa Öz, ‘’Takiyye’’, DİA, C.XXXIX, s.454
[6] Sûfilerin bu anlayışının beyanına örnek olarak, Mektubât-ı Rabbânî, 70, 73 ve 102. Mektuplara bakılabilir. Bu bakış açısının Nakşibendîlerle sınırlı olmadığı bilinmelidir. Her bir tarîkatin büyüklerinin anlayışı için ilgili edep-erkân kitaplarına ya da Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhânevî’nin Câmiu’l-Usûl’üne bakılabilir.
[7] Meleklerin ve Peygamberlerin masumiyeti ve Ashâb başta olmak üzere, Peygamberler zümresi dışında kalanların Ehl-i Sünnet mensuplarınca masum addedilmediğinin beyanı için bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, Bilmen Yayınevi, İstanbul (t.y.), 236, 249, 287, 291 vd.
[8] Mehmet Bulut, ‘’İsmet’’, DİA, C.XXIII, s.134-136; cilt: 22; Mustafa Öz – Avni İlhan, ‘’İmâmet’’, DİA, C.XXII, s.202; Hamid Algar, ‘’Çârdeh Mâsum-i Pâk’’, DİA, C.VIII, S.227-228.
[9] Evliyânın kerametinin hakikati, Ehl-i Sünnet’in temel akaid kitaplarında açıkça beyan olunmuştur. Bununla beraber, sûfi büyüklerin kerâmete atfedilmesi gereken değer ve kıymet üzerinde önemle durmuş, ölçünün istikamet olduğunu özellikle belirtmiş, müridlerini bu konuda sakındırmışlardır. Örnek olarak bkz. Mektûbât-ı Rabbânî, 107, 216. vd. mektuplar; İmam el-Kuşeyrî, er-Risâle, s.; Abdurrahman et-Tâğî Hazretleri bu konuda şöyle buyurmuşlardır: ‘’Kerâmete çok meyledenlerin, elinden, istidrâc kabilinden pek çok harika zuhur edecek olan Deccâl’e kapılmalarından ve ona tâbî olmalarından korkulur.’’ Seydâ-i Abdurrahmân-ı Tâğî, İşaretler,…
[10] Tasavvufun esasında olmasa da, muhtelif mektub ve menâkıb türü
eserlerde mürşidin zaman zaman belli mertebeye gelmiş olan bir müridini
imtihan noktasında, zahiren şeriate aykırı gibi görülen birtakım fiiller
tavsiye edebileceği ya da talep edebileceğine dair bazı anlatımlar yer
almaktadır. Bu gibi istisnai durumların doğru değerlendirilebilmesi ve
anlaşılması için bkz. Şeyhe İtaat Etmenin Şer’î Ölçüsü Nedir? / Kadı
Muhammed Senaullah el-Mazharî
http://www.gurabamecmuasi.com/Dergi/2-sayi/252-seyhe-itaat-etmenin-ser-i-olcusu-nedir.html
Konuyla ilgili ayrıca:
http://www.reddulmuhtar.com/index.php/567-kimi-allah-dostlarinin-zahiri-kufur-icerikli-sozleri.html
Ya da daha detaylı malumat için şu seriye bakılabilir:
https://www.darusselam.com/reddiyeler/allah-dostlarinin-zahirde-kufur-gibi-gozuken-sozleri-1-bolum.html
[11] Karahanlıların kuruluşumda Sâmânî sûfilerinin tesiri çok büyüktür aynı durum Gazneliler’in kuruluşu için de geçerlidir. Büyük Selçuklular, Osmanlı vd. devletlerin kuruluşunda da hep sûfi büyükleri etkin olmuştur. Âhilik bu noktada kurumsal olarak ön plana çıkmış olan daha şumüllü bir yapıdır. İslâm medeniyetinin teşekkülü ve yükselmesinde de sûfilerin katkısı çok büyük olmuştur. Bütün bu hususlara dair örnekler, tarih kitapları ve ilgili alanlara müteallik eserlerde detaylarıyla mevcut, ehlinin de zâten malumudur.
[12] Söz konusu şahıs, Sadi Alpsoy’dur. Benzer iddiayı Nurettin
Veren de pek çok dile getirmiştir. Afganistan ve Pakistan bölgesinde
özellikle kisveye aykırı hareket ve duruş sebebiyle teşkilatlanılamadığı
itirafıyla Cübbeli Ahmed nâmıyla maruf Ahmed Mahmud Ünlü’ye, mücret
mukabilinde yapılanmada aracılık teklifi iletildiği şahsının ve vakti
zamanındaki avukatının beyanlarıyla ortaya çıkmıştır.
Fetö ve Cemaatler Meselesine Dair
İşin esas sâhibi, planlayıcı üst akıl olarak beynelmilel istihbârat örgütleri olsa da mâlum olduğu üzere 15 Temmuz ihânetinin taşeronu Fethullahçı Terör Örgütüdür. Eğer meş’ûm teşebbüs püskürtülmeseydi memleketin yeni idârî kadrolarını da yine bu örgüt mensupları oluşturacaktı.
Neyse ki sıyânet-i ilâhî ve nusret-i rabbânînin tecellisi olarak bu necip milletin destansı kıyâmı ve silahlı kuvvetler içindi darbeye karşı direnen unsurların ölümü göze alarak sergiledikleri kahramanlıklar ile bu açık işgal girişimi akîm kaldı ve devletimiz belki başka türlü hiçbir şekilde yapamayacağı bir temizlik fırsatı buldu.
O gece ve devamında olup bitenler bir istiklal mücâdelesi olarak meselenin siyâsî vechesiyle alâkalı. Fakat yaşanan travmanın bir de dînî-ictimâî ciheti var ki en az siyâsî tarafı kadar ve hatta daha dikkatli tahlîl edilmelidir. Zîrâ siyâset daha sathî ve ânî müdâhale ve tedbirler ile rayına oturtulabilir. Ancak meselenin dînî-ictimâî yönü bu basitlik ve sür’atte ele alınır da derin ve doğru tahlil ve tespitler yapılmazsa milletimizin din telâkkîsi ve bunun ictimâî zemine aksedecek neticeleri cemiyet içinde ciddî kırılmalara sebep olacak ve biz tanzîmattan beri yaşamakta olduğumuz kimlik krizini hâlâ atlatamamışken başka bir krizle daha yüzleşmek zorunda kalacağız.
Şöyle ki; bu topraklarda ilk defa (tabanına nispetle söylüyorum) kendini Sünnî İslâm ile refere eden ve bu sebeple adına “hizmet hareketi yahut cemaat” denen bir grup, siyasi hedeflerine ulaşmak için (yine tabanı itibariyle) hayat tarzı kendisi gibi olan Müslüman din kardeşleri dâhil tüm bir millete silah doğrulttu, yetmedi savaş uçakları/helikopterler ve tanklar ile halkını bombaladı. Kan döktü.
Vitrine konan hatiplere, hitaplara, kitaplara, islâmî görünümlü faâliyetlere aldanan ve bu sebeple mezkur hain yapıya hüsn-ü zan ile destek olmuş, teessüsüne omuz vermiş, evladını emanet etmiş milletimiz ağır bir travma yaşadı, yaşıyor.
Bu oluşumun dünya üzerinde farklı ülke ve coğrafyalardaki Türk ya da Müslüman unsurlara İslâmî hizmet, dil, kültür ve yardım götürdüğü zannında olan ve bu sebeple kendilerine hep destek olan devletimiz de arkasından hançerlendi. ”Yüzü kıbleye dönüyor, alnı secdeye gidiyor, hakka hukuka riayet eder” nazarıyla bakılan nice bürokratın ve devlet memurunun, müstakbel hedefleri için bünyeye sızma ve kadrolaşma faaliyeti yaptığı ve bu gâye için her türlü alçaklığa ve takiyyeye tenezzül ettiği gün yüzüne çıktı.
Tabi durum bu olunca yaşadığı şoku halen tam olarak atlatamamış olan milletimiz ve devletimiz cemaatlerin faydalı ve lüzumlu yapılar olup olmadığı hususunda ister istemez bir tereddüt yaşıyor. Bu konuda milleti mazur görebiliriz belki ama istihbarat birimi bulunan bir devletin dînî cemaatlerin hedef ve faaliyetlerine dâir bilgi zafiyeti yaşaması ve buradan hareketle ülkedeki tüm İslamî cemaatler hakkında tereddüde düşmesi makul görülebilir mi diye bir süal takdir edilirse buna istemesek de “evet” cevabı vermek zorundayız. Nitekim eğer mezkûr istihbârat yeterli olsaydı 15 Temmuz hiç yaşanmaz, devlet buna daha erken refleks gösterebilirdi. Dolayısıyla uhrevî vaatlerle motive edilmiş, dışa sıkı surette kapalı oluşumların hala muttalî olunamayan gizli hedef ve projeleri olabileceğini düşünmek devlet açısından elbette mâkul görülebilir.
Bu sebeple bir yılı aşkın zamandır tartışma programlarında ve siyaset zemininde devlet- cemaat, din-cemaat ilişkisi noktasında müzakereler yapılıp mütâlaalar paylaşılmakta fakat mevzû izleyici önünde her iki ilişki açısından da berraklaştırılamamaktadır. Hadiseye son derece ön yargı ile bakan taraflar arasındaki bu müzâkereler peşin kabullerin dillendirilmesinden öte bir keyfiyet kazanamadığı için cemaatler adına ya tamamen nefyedici ya da tamamen sahiplenici iki tavır arasında bir kör dövüşüne evrilmektedir.
Halbuki bu hassas mevzûda doğru bir âmâl-i fikriyyede bulunabilmek için cemaatler meselesinin hem dînî hem târîhî vechesinin net bir şekilde bilinmesi hem de mezkur tarihî vetirede siyâset ile olan temas yahut diyaloğunun doğru analiz edilmesi gerekmektedir.
Böyle bir tahlile başlamadan önce şu iki hususta önbilgi vermek mefhum kargaşasına sed çekmek adına faydalı olacaktır.
- Bu yazıda geçen “cemaat” mefhumu tarafımca, ne “Namazda imama uyanlar” anlamına gelen fıkhi ıstılah, ne de “ekalliyet teşkil eden yabancı din mensupları” manasındaki hukuki ıstılah olarak kullanılacaktır. Zira hukuki terminolojide “Cemaat” Lozan muahedenamesinde de geçtiği üzere Hristiyan cemaati, Musevi cemaati Ermeni Cemaati, Süryani Cemaati gibi gayr-i müslim azınlıkları ifade eder.
- Yine mevzumuzun odak noktası olan “cemaat” mefhumunu bu yazıda istimal ederken aşağıda verilecek tarifin de bir gereği olarak ayrıca “dînî cemaatler” şeklinde lüzumsuz bir sıfatlamada bulunmayacağımı da belirtmek isterim. Zira dînî mahiyet ve keyfiyette olmayan sosyal birlikteliklerin vakıf, dernek, sendika, sivil toplum kuruluşu gibi dînî vasıf bildirmeyen isimlerle ifade edilip, “cemaat” mefhumunun umumi olarak gönüllülük esasına müstenid dînî teşekkülleri ifâde için kullanıldığı maruf ve müsellem bir husustur.
CEMAAT-DİN İLİŞKİSİ
Bu ilişkinin keyfiyetini belirleyebilmek için bazı suallerle yola çıkmak meselenin müşahhaslaşması adına faydalı olacaktır. Öncelikle “Cemaat” nedir? Dinimizde yeri yani meşrûiyeti var mıdır? Cemaatler tarihte hangi dini fonksiyonu icrâ ettiler, bu gün hangi fonksiyonu icrâ etmektedirler?
a) Cemaaat nedir?
Bizi ve bu yazıyı ilgilendiren mânâsıyla Cemaat, “müşterek dînî bir gâyenin tahsilini belirli bir usul takip ederek gerçekleştirmek için bir araya gelmiş insanların tümüne birden verilen isim” olarak tanılanabilir. Burada “dînî gaye” uhrevî noktadan rızâ-i ilâhî, dünyevî planda ise îlây-ı kelimetullâh, bir başka ifâdeyle daha çok insanın hidayetle buluşmasını temindir.
“Belirli bir usul” ile kasıt ise o cemaatin müessisleri tarafından vaz olunan ve tâbîlerce riâyeti lâzım gelen mücâdele ilkeleridir.
b) Cemaatin dini meşrûiyeti var mıdır?
Yukarıdaki çerçevede târif edilmiş “cemaatleşmenin” meşrûiyetine dair dînî kaynaklardan delil aramaya esasen lüzum yoktur. Zîrâ fert fert mes’ul olduğumuz kulluk vazifelerimizi teâvün, tesânüd, müsâraat düsturlarına istinâden önderler ve refikler edinerek yapmaya gayret etmenin ayrıca meşrûiyetini aramak abesle iştiğaldir. Zaten böyle bir istidlâl için edille-i asliyye ve feriyyeyi taradığımızda şunu görüyoruz ki âyet ve hadislerde ifade edilen “cemaat halinde olma” emir ve teşvîki bir bütün olarak İslâm cemaatinin tamamına racidir. Bu ayet ve hadisler esasen bizim mefhum dünyamızda “ümmet” kelimesine tekâbül eden ve İslam cemaatinin yekûnunu ifade eden bir siyâk ve sibâkta nâzil ve vârid olmuşlardır. Dolayısıyla bu günkü anlamıyla cemaatleşme için nasslardan meşruiyet devşirmeye çalışmak çok sağlıklı neticeler vermeyecektir.
Adına “Ümmet” denen aslî ve en büyük cemaat bünyesinde yer alıp, İslamın ferdî ictimâî sahada tahakkukunu hedeflediği gâyelere, fertleri birbirine daha yakın ve sıkı irtibatlı bir grubun iş bölümüne ve yardımlaşmaya dayalı müşterek mesaisiyle varmak isteyen ve bu niyette bir birliktelik teşkil eden “cemaat” hakikat ve tecrübesinin gayr-i meşru olması için hiçbir aklî ve naklî gerekçe bulunmamaktadır. Bilakis hem ferdî dînî hayatta hem emr-i bil’maruf ve nehy-i an’ilmünker yapmada cemaatin şevklendirici, gayretlendirici ve nihâî olarak semereyi artırıcı cihetini inkâr inatçılıktan başka bir şey değildir.
“Sâdıklarla beraber olunuz”, “rükû edenlerle birlikte rükû ediniz” gibi ayetler direkt olmasa bile tâlî anlamları ile bir ferdi olduğumuz büyük cemaat kadar içinde yaşadığımız kendi sosyal muhîtimizde de bir seçicilik ve birliktelik emretmektedir.
Her nefsin kendi kesbine rehnolunduğunu beyan eden Müddesir Suresi 38. Ayeti müteakiben 39. Ayette “ashab-ı yemin”in bundan istisna edilmesinin hikmeti olarak Elmalılı Hamdi Yazır merhumun söyledikleri ise tam bizim anladığımız mânâda cemaatin meşrûiyetinden öte merğûbiyetine ,makbuliyetine işâret etmektedir.
“İkincisi yemîn, ahd ve mîsak ma’nasına olmasıdır. Çünkü mîsak-ı fitrî ile ahd-i ilâhîye dâhil olmuş ve yemînlerine sadık kalmış kimseler kesblerinden mes’ul ve müstefid olmakla beraber netice i’tibariyle yalnız kesiblerine bağlı olmayıp kesiblerinden çok fazla ni’met ve saadetlere irerler ki bunun misali bir ferdin tek başına çalışmasiyle, içtima’î bir mukaveleye merbut olarak cem’iyyet halinde çalışması arasındaki farktır. Zira cem’iyyetle yaşayanlar yalnız kendi kesiblerinden değil, cem’ıyyetlerinin kıymetine ve mukavelelerindeki sadakatlerine göre yekdiğerinin müşterek ve mütekabil mesa’isinden yüksek bir surette istifade ederler. Dağınık kesiblerin zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir yemîn ve mîsaka bağlanarak muhtelif kesiblerini sadakatle birleştirmiş ve amellerinin tevzi’ ve iştîrâk noktalarına hep bir ruh ile sarılarak cemaatle yürümüş olanlar her biri kendi kesbinden müstefid olmakla beraber yekdiğerin kesiblerinden de mütezâyid bir surette nasîb alırlar. Ve işte Allaha ve Resulüne ve Âhıret gününe iyman edip de Sekarden korunarak hak yolunda ruhlarını ve mesa’ilerini tevhid etmiş olan ve aynı kıbleye müteveccih olarak yürüyen hâlıs iyman sahibleri kendi kesiblerine bağlanmakla kalmayıp fadl-i ilâhîden müstesna bir surette nasîb alan ashab-ı yemîndirler”
İşte bu tefsir cemaat pratiğinin en kestirme ve mâkul îzah biçimidir. Böyle bir telakkîden fırkalaşma ve ayrışma değil dinin umumî gayelerine kolektif bir ruhla semereli tarzda hizmet eden esasta bir, usulde muhtelif müstekîm dînî müesseseler çıkar.
c) Cemaatler tarihte hangi dînî fonksiyonu icrâ ettiler, bu gün hangi fonksiyonu icrâ etmektedirler?
Bu süâli cevaplamadan önce şu hususu netleştirmemiz gerekir ki yazıda ele aldığımız manasıyla cemaat kelimesi Cumhuriyete geçiş sonrasında 1946’ya kadar devam eden tek partili siyasi hayatın bitişi yani dini manevi sahada uygulanan baskının kısmen gevşemesi neticesinde Müslümanlara hizmet faaliyetleri ile tekrar görünür hale gelmiş tarikat ve tasavvuf ekollerinin yeni ismi ve ifade biçimidir. Zîrâ cumhuriyeti kuran idarenin dînî manevî değerlere karşı sert tutumu Osmanlı siyasî ve ictimâî yapısında mühim bir yer tutan tarîkat şeyh ve müntesiplerinin bir kısmının kelle korkusuyla dînî vazifeleri tamamen terk etmelerine, bir kısmının da âmiyane tâbirle “yer altına çekilmesine” sebebiyet vermiştir. İşte Demokrat Parti ile kısmen de olsa geri gelen serbestiyet neticesi bu tarikatlar “cemaat” ismi altında yeniden talim, tedris, terbiye ve teslik hizmetine başlayabilmişlerdir. Mezkûr nedenle “cemaatler dinen ne fonksiyon ifa eder” demek esasen “tarikat ve tasavvuf ekolleri ne yapar” demektir.
Peki böyle ise (b) bendinde neden tarîkatlerin değil de cemaatlerin dînî meşruiyeti değerlendirildi diye bir haklı süal tevcih edilebilir. Bu durumu şöyle izah edebilirim: bu makalenin mevzuu tarîkatlerin cumhuriyet sonrası cemaatleşmesi meselesinden ibaret olduğundan yukarıda sadece “cemaat” mefhumunun meşruiyeti ele alınmıştır. Tasavvuf yahut tarikat geleneğinin dini meşruiyeti burada kısaca değerlendirilemeyecek kadar geniş ve derindir.
Süâlin îzâhına avdet edecek olursak meseleye şuradan başlamak gerekir: tarikat müntesibi bir müridin îtikad ve fıkıh (amel) açısından, her hangi bir tarikatla irtibatı olmayan Müslümandan hiçbir farkı yoktur. O sadece kalbini mânevî hastalıklardan, nefsini inkâr ve inattan kurtarmak ve rabbine mânen daha hâs ve yakın bir kul olmak için irşât ve terbiye hususunda salâhiyetli olduğuna inandığı bir mürşîdi amelen ve ahlaken taklit etmekte ve onun nevâfil, evrâd-ü ezkâr hususlarındaki tâlimlerini ve başkaca tarif ve tavsiye ettiği mânevî vazifeleri ifâya gayret etmektedir. Bu sebeple icrâ ettikleri hizmet açısından mürşitler, ulemaya nispetle halkla daha yakın temas halinde olduklarından irşâdî faaliyetlerinin devam ettiği bölgenin dînî manevî hayatına birebir tesir etmişler ve dolayısıyla geniş avam kitlelerin nazarî ve tatbîkî İslam telakkîlerinde ulemâdan daha belirleyici olmuşlardır.
Zaten siyâsî târihimize nazar edildiğinde görülmektedir ki tarikat, tekke ve zâviyeler Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında çok mühim rol oynamışlardır. Bu etki ve faydanın farkında olan Selçuklu ve Osmanlı idâreleri, bu müesseseleri mâlî açıdan desteklerken, idârî açıdan da her türlü imkanı sağlamış ve bu desteklerini devletlerinin inkırâzına kadar da sürdürmüşlerdir.
Cumhuriyete geçişle sâdece tekke ve zâviyeler değil medreseler de kapatıldığı için mezkur tarîkat ve tasavvuf ekollerine bir vazife daha tevzi olunmuştur. Asıl işi tâliplerin terbiye ve teslîki, mekârim-i ahlâk ile tezyîni olan tarîkat şeyhleri dinini neredeyse unutma noktasına getirilmiş Müslüman halklara din ilimlerini tâlim ve tedrise sarf-ı mesâyi etmek zorunda kalmışlardır. Zira şerîatın esasları ikâme edilmedikçe ve din sahih bir îtikad ve amel zemininde yaşanmadıkça tasavvufî tecrübenin hiçbir faydası olmayacaktır. Yâni tasavvuf işin kemal noktasını hedeflemiş olsa da ortada asgarî ilmihal bilgisine sahip Müslüman bulmak dahi zorlaştığından iş bu tarikatler birinci derecede mesâyilerini ehem ve elzem olana sarfetmişledir. Hususiyle Nakşibendiliğin zaten zâhir-i şerîate olan sıkı inkıyâdı ve bu minvalde din ilimlerinin tahsîlinde gayret ve ideâl sahibi olması bu vazifeyi üstlenmekte tereddüd göstermemesine ve ön plana çıkmasına sebep olmuştur. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Zira saltanatın ilgasını tâkiben yeni rejimin din aleyhtarı tavrı Osmanlı medreselerinde müderris olarak hizmet etmekteyken bir anda işsiz kalan ulemâ zümresini korkutmuş ve sindirmiştir. Can ve ekmek derdine düşen devrin islam âlimlerinin ekserisi dini ilimlerin talim ve tedrisi vazifesini şartlar dahilinde gizli de olsa yapma cesaret ve fedakarlığını göstermeyince iş mânâ önderi olan mürşidlere kalmış, onlar da bu vazifeyi 50’li yılların başına kadar kelle koltukta hakkıyla yaparak imânî ve İslâmî kıpırdanış ve uyanışın fitilinin ateşleyicisi olmuşlardır.
Tüm bunlardan çıkan netice şudur ki, Cumhuriyet sonrası cemaatler adını alan tarikatler hem Selçuklu, hem Osmanlı, hem de Cumhuriyet döneminde dini hayatın ihyâsı için değişen şartlara göre mühim vazifeler icrâ etmişlerdir. Bunu inkâra kalkmak tarihini bilmemek, tarihten ders almamak, belki de Müslümanlığımızı borçlu olduğumuz o devâsa kametlere, o gönül sultanlarına vefâsızlık etmektir.
Türkiye’de tarikat temelli cemaatlerin bu gün yaptığı hizmetler de devam eden süreçte üç kategoridir.
- İslamî ilimlerin talim tedrisi faaliyetleri, bidat ve müfsit cereyanlara kaşı mücadele.
- Mürîdânın manevî seyr-i sülukuyla alakalı programların icrası.
- Bu hizmetlere finansman oluşturma noktasında Müslümanların dînî mahiyetteki (kurban-umre/hac-neşriyat-helal gıda) ihtiyaçlarını fıkıh ilminin gereklerine uygun surette gidermelerini sağlama.
Şimdi tarihte tekke/tarikat, günümüzde cemaat olarak Ümmet-i Muhammed’e sunulan bu hizmetler ülkemizin ve coğrafyamızın manevi kimliği ve sahih dînî yaşantısı için hayatî ehemmiyeti hâizdir. Eğer cemaat olgusu tartışılırken meseleye bu tarihî ve dînî arka planla bakılmazsa cemaatlerin ve hatta mezheplerin Müslümanları ayrıştırdığı gibi zâhiren süslü ve sathî, temelde ise tamamen yanlış ve derinliksiz neticelere varılması kaçınılmaz olacaktır.
CEMAATLER – DEVLET İLİŞKİSİ
1. Osmanlı Dönemi
Osmanlı dönemi tekke ve devlet ilişkileri meyânında devletin öncelikle bir temel tercih yaptığı görülmektedir. O da “Ehl-i Sünnet Akâididir.” Bu akîde çerçevesinde müesseseleşen tekke, zâviye, dergâh, ve hankâhlara devlet sahip çıkmıştır. Şeriyye Sicillerinin tetkikinde genel olarak Devletin tekkeleri “vakıf’ ve “miri hazine” gelirleri ile mâlî açıdan desteklediği, idârî açıdan da her türlü kolaylığı sağladığı, hazineden aynî nakdî tahsîsatta bulunduğu ,İrâd bağladığı, vergi muâfiyeti sunduğu, tekkelerin bazı tâmirat ve tâdilat işlerinin devlet kasasından yapıldığı görülmektedir.
Ehl-i Sünnet çizgiyi benimsemeyen tarikat merkezleri ve tekkelerin ise tâkibe alındığı ,bu takip ve teftişlerin Sultan Abdülaziz dönemine kadar resmî değil fiilî olarak yapıldığı görülmektedir. Sayın Yrd. Doç. Rifat ÖZDEMİR’in “Osmanlı Devletinin Tarikat, Tekke Ve Zaviyelere Karşı Takip Ettiği Siyaset” başlıklı makalesinde yer alan bu tâkibatlarla ilgili değerlendirmeyi aynen aktarmaktayım;
“Devlet, değişik zamanlarda yaptığı bu teftiş ve murâkabe sonucunda, çeşitli tarîkat ve dinî cemaatlar hakkında belirli bir bilgiye sahip olmakta, onların akîde ve felsefesini öğrenmekte, “Ehl-i Sünnet” ve “Ehl-i Sünnet Dışı” inanış ve fikirlerini öğrenmekteydi. Bunların içinden “Ehl-i Sünnet” görüşünü benimseyenleri desteklerken, devlet ve toplum hayatını tehdid eden (veya etmesi muhte- mel olan) “Şamanizm, Mazdeizim, Budizim, Zerdüştlük, Putperestlik, Yahudilik, Hıristiyanlık” vb. gibi din ve inanışların tesiri altında kalan “Babaîlik, Abdallık, Bektaşîlik, Hurûfîlik, Kızılbaşlık, Kalenderîlik, Haydarîlik, Melamîlik” vb. gibi “Şiî ” ve “Bâtını” inânışı bulunan tarîkat ve dînî cemaatlerden desteğini çekmekte, zaman zaman onları tâkibata almaktaydı.
Bu takibat sonucunda, bazı “Ehl-i Sünnet Dışı” tarîkat ve dînî inanış temsilcilerinin yargılandığı, bazıların ise îdam edildiği görülmektedir. Selçuklu döneminde “Babaî” hareketinin, 1414 (veya 1420)’de “Şeyh Bedreddin“in idam edilmesi, 1417m. (820h.) (veya 1404, 1408, 1418 m./807, 811, 821 h.) tarihinde “Hurûfî Halîfesi Seyyid Nesîmî“nin (1339-1344 m./740-745 h.) Haleb’te derisi yüzülerek îdam edilmesi, “Molla Kâbız” adlı kişinin “Hz.İsa“yı, “Hz. Muhammed” den (a.s.) üstün tutması, “Şeyhülislam Ibn-i Kemal”le yapılan ilmî münâkaşada Islamî hükümlerde hatâ yaptığı, hatâsının kendine anlatılması, hatâsını kabul etmesine rağmen fikrinden dönmemesi üzerine îdam edilmesi, “Melâmî” ve “Vahdet-i Vücut” nazariyesini savunan Oğlan Şeyh, Bosnalı Şeyh Balı, Şeyh Sütçü Beşir Ağa, İsmail Maşukî, Şeyh Bünyamin Ayaşi, Haşimî Seyyid Osman, Şeyh Hüsameddin” vb. gibi tarikat “şeyh” ve “ulu”larının çeşitli cezalara çarptırılmaları veya îdam edilmeleri, XVII. yüzyılın başlarında (IV. Mehmed ve Köprülüler döneminde) tarikatlara karşı tavır sergileyen Birgivî Mehmed Efendi’nin yolunu izleyen “Kadı-Zâdeliler” ile “Ustüvânî Mehmed Efendi“nin, tarikatları savunmada “Sivasilerle yürüttükleri mücadelelerde, devletin her iki tarafa da müdahale ederekek otoriteyi sağlama cihetine gitmesi bu konuda açık örnekler olarak sayıImaIıdır”
Sultan Abdülaziz döneminde 1866 yılında “Meclis-i Meşâyıh” kurularak devletin -bazı Nakşibendî tekkeleri ve Konya merkezli MevlevÎ tekkesi müstesnâ- bu teftiş ve murâkabesi resmî bir hâl almıştır. Zira bazı tekkelerin başına müntesiplerinin istikametine zarar verebilecek, onları bâtıl inanış ve yaşayışa sürükleyebilecek nâehil kimselerin geçmesi devlet için tedbir alınması îcap eden mühim bir tehlike doğurabilirdi. Bu sebeple devlet büyüyen ve gelişen tekke gerçeğine karşı tedbir alma cihetine gitmiştir.
Bu durumun müşahhas bir numunesi olarak Sultan II. Mahmud tarafından neşredilen fermanın mevzumuzla irtibatlı kısmını yine aynı makaleden müdahale etmeksizin buraya dercediyorum.
“…Memalik-i Anadolu ve Rumeli’de tekâyâ ve zevâyâ ashâbından biri fevt oldukta mahlûl olan tekke ve zâviye yine kadîmden mensub olduğu tarîk-i ricâli ve hülefâlarından aslah ve erşetlerine verilmek ashâb-ı tarîk-i âliyye beyninde usul-i kadîme-i meriyyeden olarak bigâne ve ecânib makûlelerinden vikaye oluna gelmesi …” usulden olduğu halde, son günlerde “Post-Nişin Şeyh”lik makamı boşalan bazı tekke ve zâviyelerin başına “nesebi” ve “silsilesi” belli olmayan kişilerin geçtiği veya bu gibi kişileri “Kâdîler”in merkeze teklifi ile eski uygulamanın bozulduğu belirtildikten sonra “….Zenâdık tâifesinin tekâyâ ve zevâyâ zabtıyla erbâb-ı ehliyet(in) açıkta … ” kaldığı belirtilmektedir.
Fermanın devamında, bu bozulan sistemin yeniden inşası için, “…Şu hususun bir hüsn-i surete rabtı vacibeden olduğuna binaen fî- mâ-bad Anadolu ve Rumeli’de vakî tekâyâ ve zevâyeden biri mahluûl oldukta o mahallin yine tarik-i ricâli ve hülefâsından ahkâm-ı şer’iyyet-i mutahhara ve esrâr-ı tarîkat-ı aliyyeye ârif ve mürîdîn ve sâlikîni terbiye ve teslîk usûl-i serîfine vâkıf her kim bulunur ise o mahalde olan meşâyih ve dervişânın inzimâm-ı rey’i ve ittifaklarıyla ona tevcih-i der-bâr-ı şevket-i karareme arz-u inha olunmak ve bunun içün zinhar kuzzât ve nüvvâb taraflarından harç-ı ilam mütâlebesiyle rencide olunmamak ve bundan böyle hükkâm-ı şer’î taraflarından tekye mahlûl tevcihi zımnında hilaf-ı şürût olarak nâ-ehl yedlerine îlâm verilecek olursa muâheze olunacağından başka ol îlâm mamul-bih olmayarak cihet-i mahlûle Der-Saâdetimde bulunan meşâyih ve dervişâne reyi ve ittifâkan ve inhâlarıyla ehil ve erbâbına tevcîh kılınmak üzere düsturu’l-amel tutulması hususu Der-Saadetimde genç güzidâr-ı işâret olan tarikat-ı aliyye-i Kadiriyye ve Nakşibendi ve Sümbiliye ve Halvetiye ve Sadriyye âsitâneleri meşâyih-i mefahirü’ş-Şuyûh ve’l-mukakkikîn ve’l-meşahiyyuhân-ı fehem taraflarından memhur-ı arz takdimiyle istîdâ olunarak ol babda bi’l-fiil Şeyhulislam ve müftüyü’l-enâm olan Mekki-Zade … Mevlana Mustafa Asım … işaret etmeleriyle işaretleri mucebince amel-ü hareket olunması hususuna irade-i Seniyyem müteallik ..” olduğu belirtilmektedir•
Ehemmiyetine binaen bir çok yerini iktibas halinde verdiğimiz “Ferman”dan açıkça anlaşıldığı gibi devlet, çeşitli tarikatlara ait tekye, zâviye ve hankâhlardaki yükselmenin, tarikatlara hâs mânevî seyir içinde olmasını, buna kimsenin müdâhale etmemesini “Şer’i Şerîfin” kâideleriyle, tarîkat kâide ve kurallarını bilmeyen câhil, ahlaksız, îtikâdı bozuk, nesebi ve silsilesi belli olmayan “Zındık” kimselerin Şeyh”lik makamına geçmemesini, bunun için hiçbir “Kâdî”nin ilam-ı Şeri” yazmamasını, eğer tarikat ricâli ve halîfeleri bu kuralı uygulamaz veya uygulamada âciz kalırlar ise, İstanbul’da bulunan Kadiriyye, Nakşibendi, Sümbiliye, Halvetiye ve Sadriye tarikatlarının bilgili, Şerîate uyan, ahlaklı, tarîkat kurallarını bilen genç müridIerin “Şeyh” olarak gönderileceği açıkça belirtilmektedir.
Bir devletin manevi şahsiyetinin olması, akılla ve ciddiyetle idâre edilmesi bu murâkabe ve müdâhaleleri gerekli kılmıştır ki hepsi son derece yerinde olup devlet-i âliyyenin nasıl 6,5 asra yakın tüm dünyada hüküm sürdüğünün de izâhıdır. Azıcık akıl ve iz’ân sahibi bir insan sadece bu îdamları ve fermanı okuduğunda bile 15 Temmuzda başımıza ne geldiğini hiç tefekküre gerek duymadan anlayabilir. Bu gün eksik olan şey devletimizin, milletin mânevî şahsiyetinden kopuk kimliksizliği ve gerekli vakar ve ciddiyetle idare edilmemesidir.
2. Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet Türkiye’sinde cemaatler ve devlet ilişkilerine bakıldığında meselenin çok partili hayat öncesi ve sonrası olarak iki bölümde ele alınması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Çok partili hayat öncesinde Cumhuriyetin îlânını müteâkiben gerçekleştirilen; Şer’iyye Ve Evkaf Vekâletinin ve dolayısıyla Meclis-i Meşâyihin lağvı (1924), tevhîd-i tedrîsat(1924), tekke ve zâviyelerin kapatılması(1925) gibi inkılaplar ile dînî olan her şeyi milletin hayat ve hâfızasından kazımak şeklinde tatbik edilen lâiklik ilkesi Osmanlı sosyal yapısında büyük ve mühim bir yer teşkil eden tarîkatleri tamamen içe kapanmaya ve gizlenmeye itmiştir. Zîrâ Cumhuriyetin îlânının akabinde sert bir sûrette fiiliyâta geçirilen bu inkılâplarla tekkeler resmen kapatıldığı için Sultan Abdülaziz döneminden bilitibar resmîleşen; devletin tekke, zâviye ve dergâhları teftiş ve murâkabe etme ve hatta Der-saadette bulunan âsitâneler vâsıtasıyla buralara resmî icâzetle şeyh tâyin etme gibi müspet müdahaleleri sona ermiştir. Meclis-i Meşîhatin tekkeler üzerindeki îdârî ve evkâf nezâretinin mâlî denetimi de ortadan kalkınca bu saha tamamen sivil insiyatife terkedilmiştir.
Çok partili hayata geçilmesi ile birlikte baskı ve tâkibatın eski şiddetini yitirmesi ve mücâdele döneminin pes etmeyen gizli kahramanlarının canhıraç gayretleriyle filizlenen îman ve İslam tohumları fidan olmaya başlamış ve bu zor dönemde feyz aldıkları hocalarının gayret, teşvik ve himmetleriyle Ümmet-i Muhammed’in îman nuruyla yeniden buluşması için topyekün bir seferberlik başlamıştır.
Süleyman Hilmi TUNAHAN, Ahıskalı Ali HAYDAR, Abdülaziz BEKKİNE , Mehmet Zait KOTKU, Esad ERBİLİ , Mahmut Sami RAMAZANOĞLU , Abdülhakim ARVASİ, Hüseyin Hilmi IŞIK, Şeyh SAİD , (kaddasallahü esrarahüm) gibi zatlar gayretleri nispetinde bu yüce hizmetin muhâtaralı zamanlarının büyük nasiplileri olmuşlardır. Ayrıca doğu ve güney doğuda yaygın müntesipleri bulunan Haznevî ve Cezerî şeyhleri de dahil olmak üzere tüm bu isimlerin tamamı Cumhuriyete geçişle faâliyetlerine nihâyet verilen tarîkatlerin son dönem şeyhleridir.
(Bir tarikat geleneğine yaslanmamış olmakla birlikte Said-i Nursî, Gönenli Mehmet Efendi, Ahmet Davudoğlu, Ermenekli Saffet Efendi, Bekir Haki Efendi gibi zevâtı da bu zor zamanda yaptıkları büyük hizmetler sebebiyle hayırla yâd etmek vefâlılık ahlakının bir gereği olacaktır.)
Genel olarak Nakşibendîlik merkezinde Nakşî-Müceddidî- Hâlidî ağırlıklı bu tarîkatler, şeyhleri ve sâdık müridleri ile yıkılmaya yüz tutmuş din müessesesinin tahkîmi için seferber olmuşlar, ağır bedeller ödemişlerdir. Zamanın şartları bu zâtları, tarîkat nispetleri ile ifâdeye müsâit olmadığından kendi isimlerine yahut cihâdî faâliyetlerini yürüttükleri câmilere veya mekânlara izâfe olunan “cemaat” kelimesiyle iştihâr etmişlerdir. Süleyman Efendi Cemaati, Mahmut Efendi Cemaati, İskenderpaşa Camati, Erenköy Cemaati, İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati gibi tesmiyeler hep bu şartların mahsûlü olup geri planda bir tarîkat geleneği barındırmaktadır.
Said-i Nursî merhûmun çoğu mevkuf ya da sürgünde ve yahut göz hapsindeyken yazdığı ve dinin temel akâid meselelerini izah sadedinde kaleme alınmış risâleleri etrafında da bir dava kardeşliği teşekkül etmiş ve mezkûr zâtla birlikte ilk halka talebeleri o dönem takdirle hatırlanması gereken zorlu bir mücadele vermişlerdir.
(Bu zatların yaşadığı ve yılmadan baskılara göğüs gerdiği dönemde tek parti iktidarı tarafından Müslümanlar ve islâmî hizmet yapma gayretinde olanlar hakkında nasıl bir tavır alındığının misallerini görmek isteyenler Dr.Ali DİKİCİ’nin Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivini tarayarak farklı başlıklar halinde kaleme aldığı “Millî Şef İsmet İnönü Dönemi Laiklik Uygulamaları” isimli makâlesine göz atabilirler.)
Şu an gelinen noktada ise dîn-i celîl-i islâmın bütün bir milletin kalbinden ve hayatından silinip gitmemesi için kelle koltukta verilen bu mücadeleler unutulup, FETÖ bahane edilerek tüm cemaatlere kötü gözle bakılmak istenmekte, cemaatlerin ayrıştırıcı mâhiyette, gizli ajandası olan ve aynı zamanda Müslümanların manevi duygularını paraya tahvîle çalışan holdingler olduğu halka kabul ettirilmeye çalışılmaktadır.
Bu art niyetli kişiler Fetö’nün diğer cemaatler gibi her hangi bir tarikat ve tasavvuf geleneğine dayanmadığı gerçeğini, bu yapının (başlangıçtaki hüviyetine itibarla) kendisi gibi Risale-i Nur etrafında teşekkül etmiş diğer nur halkalarınca da –darbenin çok öncesinden beri- ehl-i sünnet olmayan bir topluluk olarak görüldüğünü milletten gizlemektedirler.
Halbuki mesele gayet açıktır:
- Evvelâ devletin lâik yapısından kaynaklı mânevî kimliksizliği ya da başka bir ifadeyle tebasının kahir ekseriyetinin sünnî âidiyetini ve tarihten günümüze sosyal yapısının dâimâ sünnî kalışını dikkate almayışı,
- İkinci olarak da mezkur tarafsızlıktan nâşî ehl-i sünnet akîdeye uymayan ya da ondan inhirâf eden yapılara karşı umursamaz duruşu, bu ülke Müslümanlarını her türlü siyâsî operasyona müsâit hâle getirmektedir.
İskender EVRENOSOĞLU, Haydar BAŞ, Adnan OKTAR, Mustafa İSLAMOĞLU ve emsali kişilerin Diyânet İşleri Başkanlığının mevcûdiyetine rağmen ehl-i sünnete aykırı tüm ifsât ve idlâl edici faâliyetlerini rahatlıkla tv ekranlarında ve sürekli icrâ edebiliyor oluşları, bizim 15 Temmuz FETÖ kıyamı gibi hâdiselerle tekrar karşı karşıya kalma ihtimâlimizi artırmaktadır. Mefsedeti def ,menfaati celpten evla iken ve bunu en iyi bilmesi gereken müessese, milletin sahih din telakkisinin bekçisi mevkiindeki Diyânet kurumu olmalıyken , başkanlığın, sadece emr-i bil maruf ile -ağır aksak- meşgul olup, münkerden nehyetmeyi külliyen terk etmesi bu milleti İstihbarât örgütlerinin dini tahrif için husûsî yetiştirdiği zındıkların kucağına bırakmaktır.
Yıllarca kürsülerdeki sahtekar ağlak tavrı, gerek kitap sahîfelerinde gerek şifâhî beyanâtlarında edebî süslemelerle kamufle ettiği ehl-i sünnet akîdeye aykırı fikirleri ile dinin harîmine gözler önünde kast eden Fethullah GÜLEN’in fısk ve fücûrunun bu süreçte değil de siyâsî makamlara tâlip olduğunda farkedilmesi ya da ciddîye alınması büyük bir şuur ya da samîmiyet problemidir. Hele Diyanet İşleri Başkanlığının, darbe teşebbüsünün hemen akabinde bu yapının sapkın ve istismarcı bir yapı olduğuna dâir kitap ya da rapor neşretmesi bu kurumca siyâsî idârenin hatrının dînin ve Yaratıcı’nın hatrından daha üstün tutulduğunu göstermesi bakımından mânidardır.
1400 yıl öncesinden nasların sarih beyânıyla sâbit olmuş ve mâhiyeti gereği değişmesi mümkün olmayan akâid umdelerimiz bir tarafa bırakılarak Hristiyan batı dünyasına şirin görünme adına girişilen Dinler Arası Diyalog faaliyetlerinin, cemaat görünümlü mezkur örgütün ihanetinden sonra ilmî sahâda tenkît edilmeye başlanması, akademik câmiamızın keyfiyet ve samimiyet seviyesini gözler önüne sermesi noktasında ibretliktir.
Maârif müfredâtıyla devletin ve tüm icraatlarıyla Diyânet İşleri Başkanlığının bu vaziyette olduğu bir vasatta mezkur boşluğu doldurma gayreti için ömrünü dînî hizmetlere vakfetmeye hazır islâm mücâhitleri yetiştiren cemaatleri hedef tahtasına koymak, elde olan yegâne panzehiri lavaboya dökmek kabîlinden ahmaklıktır.
Devletimiz, Osmanlı tecrübesinde olduğu gibi bir sahih din tasavvurunda karar kılıp, propagandasını yapan ve müesseseleşen her dînî hareketi buna göre murâkabe etmez ve gerekeni yapmaz da bu yapılarla siyâsî ittifaklara ya da pazarlıklara yeltenirse hurûç kuvveti bulan her dünya heveslisi ile taht kavgası yapmak zorunda kalacaktır.
Hâl-i hazırda islâmla müşerref olma nimetini gayret-i dîniyyelerine borçlu bulunduğumuz cemaatlerin, kendi bünyeleri içinde hatâ ve kusurlarının var olduğu kabul edilip bu hatâlara sâhip çıkmak aslâ söz konusu olmasa bile şu husus net olarak bilinmelidir ki devlet-fetö harbinde en masum yapılar şüphesiz bu cemaatlerdir.
Hulâsâ olarak ; bize her şeyden önce kimlik, şahsiyet ve ciddiyet, sonra da Osmanlı Devlet Aklı gerektir.
Allahü a’lemü bis’savab

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder